Orta Doğu’nun kronikleşmiş sancıları olan “su” ve “petrol” denklemi, 2026 yılı itibarıyla sadece ekonomik bir rekabet değil, varoluşsal bir güvenlik sorunu haline gelmiş durumdadır. Benim daha önce üzerinde durduğum “Tekno-feudalizm” ve “Sermayenin Hegemonyası” kavramları, bu kaynakların yönetimindeki yeni sınıfsal ve devletlerarası ayrışmaları anlamak için oldukça kritik bir zemin sunuyor.
Yaptığım konjonktürel analizi değerlendirmelerinize sunuyorum.
Orta Doğu’da Kaynak Savaşlarının Yeni Safhası: Su, Petrol ve Türkiye’nin Stratejik Otonomisi
Orta Doğu, 20. yüzyılı “petrolün jeopolitiği” ile kapatırken, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde bu denkleme “suyun hidropolitiği” sarsıcı bir giriş yapmıştır. 2026 konjonktürü, enerji geçiş süreci (fosil yakıttan yenilenebilir enerjiye) ile iklim krizinin tetiklediği su kıtlığı arasında sıkışan bir bölgeyi işaret etmektedir.
1-Petrolün Dönüşen Yüzü ve Enerji Koridorları:
Petrol artık sadece “yakılan bir yakıt” değil, teknolojik üstünlüğün ve finansal hegemonya sürdürülebilirliğinin bir aracıdır. Türkiye, petrol ve doğal gaz üreticisi bir dev olmasa da, bu kaynakların Batı’ya akışındaki “Güney Enerji Koridoru” rolüyle kilit bir düğüm noktasıdır.
-Doğu Akdeniz: Mavi Vatan doktrini çerçevesinde Türkiye, sadece enerjiye erişimi değil, deniz yetki alanları üzerinden bölgedeki “Sermayenin Hegemonyası”na karşı egemenlik haklarını savunmaktadır.
-Transit Güç: Hazar ve Orta Doğu kaynaklarının Avrupa’ya taşınmasında Türkiye’nin sunduğu rota, jeopolitik bir koz olarak masadadır.
2-Hidropolitik Olarak Geleceğin Çatışma Ekseni Su:
Orta Doğu’da su, petrolden daha hızlı “stratejik bir silaha” dönüşmektedir. 2026 projeksiyonları, İran, Irak ve Ürdün gibi ülkelerin akifer tükenmesiyle (yeraltı sularının bitmesi) karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
-Fırat ve Dicle: Türkiye, bu nehirlerin memba (kaynak) ülkesi olarak bölgedeki suyun yönetiminde merkezi bir otoriteye sahiptir.
-Yenilikçi Hidro-Diplomasi: Türkiye son dönemde, özellikle Irak ile imzalanan “Su İşbirliği Çerçeve Anlaşması” gibi modellerle, suyu bir çatışma unsuru olmaktan çıkarıp bir kalkınma aracına dönüştürmeye çalışmaktadır. Benim “Üretim Manifestosu”nda vurguladığım yerli ve milli üretim anlayışı, suyun tarımsal verimlilikte doğru kullanımıyla birleştiğinde, Türkiye’yi bölgenin gıda güvenliği garantörü yapmaktadır.
3-Türkiye’nin Jeopolitik Konumu ve Stratejik Otonomi:
Türkiye, 2026 yılında bölgedeki “silahlı barış” ortamında dengeleyici bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Devletlerin üzerindeki sermaye baskısına rağmen Türkiye, savunma sanayindeki atılımları (İHA/SİHA ve deniz gücü) ile Stratejik Otonomi alanını genişletmek çabasındadır.
-Tampon Bölge ve Ötesi: Kuzey Suriye ve Irak hattındaki varlığıyla Türkiye, hem terör koridorunu engellemekte hem de su kaynaklarının kontrolü noktasında ileri bir savunma hattı kurmaktadır.
Sonuç ve Değerlendirme:
Orta Doğu’da su ve petrol yönetimi, artık sadece sınır çizgileriyle değil, teknolojik altyapı ve stratejik akılla yönetilmektedir.
Türkiye; suyun “yaşam”, petrolün ise “güç” olduğu bu coğrafyada, her iki kaynağın da geçiş yollarını ve üretim süreçlerini etkileyebilecek nadir aktörlerden biridir. Yeni bir dünya düzeninde, bu kaynakları adil ve egemen bir şekilde yönetebilen ülkeler ayakta kalacaktır.
Görünen o ki, İsrail de buna uğraşıyor; etki alanlarını arttırmak, Su yönetiminde karar verici olmak istiyor. Bu yüzden su savaşlarını tetikleyecek ülke potansiyeli taşıyor.
