Dört ay önce Suriye Hükümeti ile SDG arasında yapılan anlaşma gereği SDG Halep’ten ağır silahlarını çekmiş, yine anlaşma gereği orada yerel asayiş güçlerin varlığı konusunda mutabakata varılmıştı. Ancak mutabakata rağmen Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da (-ki bunu bütün dünya kamuoyu ve dünya medyası da yazıp-çizdi) fitnesiyle Halep’e girildi.
Türk devletinin yardımıyla ve silah desteğiyle anne kucağındaki bebeklerle birlikte onlarca sivil Kürt öldürüldü, 200 bin Kürt göç etti, 500 Kürt de kayıp. Türk devletinin desteğiyle Halep’te ikinci Halepçe yaşatılmak istendi, neyse ki ateş erken söndürüldü.
Buradan Sayın Cumhurbaşkanına ve Sayın Bahçeli’ye bir kez daha çağrıda bulunuyorum, Hakan Fidan ve Şara Halep’te savaş suçunu işlemiş, Fidan’ın derhal görevden alınması ve uluslararası ceza mahkemesinde de yargılanması gerekir.
Siz bir yandan iç cepheyi güçlendirelim derken barış sürecini başlatacaksınız ama bir yandan da, ABD’nin ‘azılı terörist’ sayıp başına 30 milyon dolar ödül koyduğu, binlerce kişinin katili Ahmet eş-Şara (Colani), Suriye’nin “saygı değer devlet başkanı” olarak kabul edecek, onunla birlikte Kürtleri katliama tabi tutacaksınız.
Peki gerekçe ne?
Terörist oldukları gerekçesiyle…
Peki neyin terör, kimin terörist, neyin ‘terör örgütü propagandası’ olduğuna kim karar veriyor?
Gelin bunun cevabını Doç. Dr. Fikret Başkaya hocadan alalım. Zaman zaman Başkaya hocaların yazılarına yer veriyorum, çünkü gerçekten de son derece entelektüel, vicdanlı, ahlaklı ve namuslu bir Türk entelektüeldir.
Halep’te yaşanan insanlık dramıyla ilgili yazmayı düşünürken geceleyin Fikret hocanın bana gönderdiği analizi görünce birlikte işleyeyim dedim.
Hocanın analizine geçmeden Türkiye’de 2 milyon 200 bin kişi hakkında terör soruşturması olduğunu, yüz binlerce insanın hiçbir mahkeme kararı olmadan “terörist” yaftasıyla bir KHK’yla işinden, aşından ve hayatından olduğunu, binlercesinin AİHM’in “kanunsuz suç, suç olmaz” demesine rağmen iktidarın “iltisak” palavrasıyla cezaevine girdiğini söylememe de izin verin.
Cumhuriyet tarihinin en çok mahkumun olduğu cezaevlerinde yine iktidarın “örtülü bacımız” dediği binlerce kadın, çoluk-çocukla dolduğunu da hatırlatmama gerek yok.
Çünkü bu ülkede adalet yok…
Fikret hocanın analizi girişinde şu söz kayda değerdir.
“Başlangıçta hiçbir şey bilmiyordunuz, inanırım…
Sonra şüphelendiniz.
Şimdi her şeyi biliyorsunuz ama hâlâ susuyorsunuz” (Jean Paul Sartre)
“Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden de o kadar nefret eder.” (George Orwell)
Fikret hoca; şu çarpıcı tespiti aslında yaşadıklarımızın özetidir.
“Neoliberal küreselleşme çağında, terör, terörist, terör örgütü, terörle mücadele retoriği, bir kötülüğü defetmekten çok, emperyalist hegemonyayı dayatmanın, oligarşik çıkarları güvence altına almanın, gerici-halk düşmanı iktidarların ömrünü uzatmanın, devletleri çökertmenin, toplumların dokusunu parçalamanın, sınırlı hakları ve özgürlükleri de yok etmenin, muhalefeti etkisizleştirmenin bir aracı haline getirilmiş bulunuyor.
Paradoksal olan bir şey de terör örgütü denileni asıl peydahlayıp, araçlaştıranların, bir de terörle mücadele şampiyonu sayılmalarıdır.
Mesela, Taliban, bir ABD-Suudi Arabistan-Pakistan ortak yapımıydı. Afganistan’daki ilerici-laik rejimi çökertmek, Sovyetler Birliğini püskürtmek amacıyla peydahlandı, eğitildi-donatıldı, finanse edildi ve kullanıldı.
Amaç hasıl olunca da ‘terör örgütü’ sayılıp lânetlendi.
Başlarda ABD, Taliban’ı, genel olarak da cihatçı grupları “özgürlük savaşçısı” sayıyordu.
Özgürlük savaşçıları ‘neden ve nasıl terörist’ oldular?
Eğer, saçma ‘gerekçelerle’, utanç verici yalanlarla Irak çökertilmemiş olsaydı, İŞİD diye bir bela ortaya çıkar mıydı?
Kaldı ki, hiçbir ülkeyi işgal etmenin bir gerekçesi olamaz.
Uzağa gitmeye gerek yok: ABD’nin ‘azılı terörist’ sayıp başına 30 milyon dolar ödül koyduğu, binlerce kişinin katili Ahmet eş-Şara (Colani), şimdi Suriye’nin “saygı değer devlet başkanı”… Avrupalı siyasetçilerin gözbebeği… Artık ‘Beyaz Saray’da’ ağırlanıyor.
Terörün bir tanımı var. Az çok ne olduğu belli. Fakat “terörist” ve “terör örgütü” için aynı şey söz konusu değil.
Durum, bu iki kelimeyi kullananların, araçlaştıranların niyetine göre değişiyor.
Şimdilerde terörist ve terör örgütü kelimeleri, rejimin muteber saymadığı siyasi muhalifleri şeytanlaştırmanın, cezalandırmanın, etkisizleştirmenin bir aracına dönüştürülmüş durumda.
Bizim dilimizde terörün karşılığı tedhiştir ve tedhiş, ‘dehşet verme, dehşete düşürme, şaşırtma, korkutma, yıldırma’ demeye geliyor.
Oysa bir baskı ve şiddet yöntemi olarak terör, devletin tanımında vardır, onda mündemiçtir ve devletle yaşıttır.
Devlet, şiddet kullanma tekeline sahip yegâne aygıttır. Bidayette de baskı, şiddet, korku, yıldırma, korkutma sayesinde, zora dayanarak tesis edilmiştir ve varlığını şiddeti, baskıyı, terörü sürekli kullanarak, manipüle ederek sürdürmüştür.
Fakat egemen söylem devletin kendi şiddetini, kendi tedhişini tedhiş, kendi terörünü terör saymaz.
Zira, neyin terör, kimin terörist olduğuna devletin adamları, onların akıl hocaları, egemen ideolojiyi/resmî ideolojiyi üretip yayan bilimi kendilerinden menkul zevat, “konunun uzmanı” denilenler karar verir” diyor Fikret Başkaya hoca.
Tam da bugünümüzü anlatıyor. Ak Parti iktidarı istediğini terör ilan ediyor, istediğini hapse atıyor, istediğini işten çıkartıyor, istediğini kahraman ilan ediyor, istediğini de hain ilan edebiliyor.
Artık adalet de mahkemelerde değil Ak Parti iktidarının yandaş medya elemanları tarafından tecelli ediliyor.
Fikret hoca şöyle devam ediyor:
“Bir devlet ne kadar büyükse ne kadar güçlüyse, tedhiş [terör] uygulama, dayatma yeteneği de o kadar büyüktür. Şimdilerde terörle mücadelenin sembolü sayılan Amerika Birleşik Devletleri en büyük terörist devlettir.
Tabii en büyük teröristin ‘terörle mücadelenin sembolü’ sayılması da rahatsız edici bir ironidir.
ABD’nin İkinci Emperyalist Savaş sonrasında Asya’da, Afrika’da, Latin Amerika’da, Orta-Doğu’da 55-60 milyon insanı hunharca katletmesi ‘devlet terörü’ değil miydi?
“Terör örgütü propagandasına gelirsek, benim yaşadıklarım duruma açıklık getirmeye yeter.
Paradigmanın İflası yayınlandıktan iki hafta sonra soruşturma ve dava açıldı. Yayınevinin avukatı Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısına: “Bu kitap Türkiye’nin geride kalan 70-80 yıllık döneminin bilimsel tahlilidir. Yazarı da bir akademisyen, üniversite üyesidir”, kitabı terör propagandasıyla ilişkilendirmek uygun değildir” diyor.
Savcı: “hem devletin ekmeğini yiyeceksin hem de onu yıkmaya çalışacaksın, yağma yok” diyor.
Sonuç 20 ay hapis, o zamanın parasıyla bir milyar TL para cezası ve bazı sivil haklardan da mahrum edilmek. Ve Ulucanlar cezaevinin yolu da göründü.
Diyarbakır Hapishanesinde 8 genç mahkûmun başlarına demir çubuklarla vurularak hunharca katledildiğini duyduğumda hemen bir yazı yazdım.
Bir yıl hapis cezasına çarptırıldım, ceza ertelendi. Başka bir yazıdan da 15 ay hapis ve para cezasına çarptırıldım. Kalecik Cezaevinin yolu göründü.
‘Asıl terör devlet terörüdür’, başlıklı bir yazı yazdım.
Terör örgütü propagandası yapıldığı gerekçesiyle dava açıldı ve iki yıl sürdü.
Oysa, asıl terör devlet terörüdür demek, ateş yakar, şeker tatlıdır demek gibi bir totolojidir, malumu ilan etmekti.
Devlet şiddet kullanma tekeline sahip yegâne aygıttır
Terör uygulamak için çok geniş imkânlara sahiptir. Zira devlet bidayette zora, şiddete, baskıya dayanarak tesis edilmiştir, varlığını sürdürmüştür.”
Apolitizasyon APO çıkaran savcı dava açtı!
Adalet o kadar komik bir duruma düşmüş ki, neresinden tutarsanız elinizde çürümüş bez gibi dökülüyor. Fikret hocanın bu anısına geçmeden bir başka anısını da anlatayım.
Yine hoca bir yazısından dolayı gözaltına altındayken polis gelir, gözaltındakilere tek tek sorar; “niye geldiniz?” diye.
Sıra hocaya gelince;
Polis, “sen niye geldin?”
Hoca, “kitap” der.
Polis, “Ne yani kitap mı yazdın?”
Hoca, “evet” der.
Polis; “peki gerçekleri yazdın mı?”
Hoca, “evet” der.
Polis, “o zaman elbette buraya geleceksin” der.
Şimdi pişmiş tavuğun başına gelmeyen ama hocanın başına gelenlere hocanın ağzından dinleyelim.
Hoca; “nelerden dava açıldığına dair bir örnek de şöyle: Gaziantep’te yayınlanan gazetenin yayın yönetmeni telefon etti. ‘Ankara’ya gelsem bir söyleşi yapabilir miyiz’ diye.
Şu gün şu saatte Özgür Üniversite’ye gel dedim. Geldi, uzun bir söyleşi yaptık.
Sorulardan biri de “sivil toplum örgütleriyle” ilgiliydi.
“Sivil toplum örgütleri iki türlüdür: Ezilen-sömürülenler tarafından kurulanlar, bir de devlet-mülk sahibi egemenler tarafından kurulan, kurdurulan, desteklenenler.
Bu ikinciler apolitizasyonun – depolitizasyonun araçlarıdır” demiştim.
Söyleşi “Sivil toplum örgütleri apolitizasyonun araçlarıdır” başlığıyla yayınlandı.
Birkaç hafta sonra Özgür Üniversite’ye vardığımda masamın üstünde bir sarı zarf beni bekliyordu… Zarfı açtım.
Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi hakkımda dava açmış… Her halde gerekçeyi merak ediyorsunuzdur.
Apolitizasyon da (Apo) Abdullah Öcalan imâ ediliyor, dolayısıyla terör örgütü propagandası yapılıyor… diye…
Kuşkusuz bu bir skandaldı ama daha büyük skandal hiçbir gazetenin ve televizyonun haber yapmamasıydı.
Görmezden geldiler…
Özgür Gündem Gazetesinde haftalık yazı yazdığım 1990’lı yıllarda hakkımda o kadar çok soruşturma açılıyordu ki, bazı haftalar haftanın iki günü Devlet Güvenlik Mahkemesinde olurdum.
Tabii bir süre sonra polislerle, mübaşirlerle yüz göz oluyorsun.
Bazen araya zaman girdiğinde: “Hocam hasta mı oldun” diyorlardı.
Tabii sadece ‘terör örgütü propagandasından’ değil.
‘Devletin manevi şahsiyetine hakaretten’ de davalar açılıyordu.
Duruşmalarda ‘devletin manevi şahsiyeti’ diye bir şey olamayacağını, maneviyatın insana mahsus bir şey olduğunu söylememin de hiçbir karşılığı olmuyordu.
Suriye’de Kürtler İŞİD saldırısını kahramanca püskürttüler…
Gazeteciler, televizyoncular, siyasetçiler, “aydın” denilenler ve devlet ricali, Suriye Demokratik Güçlerini (SDG) değil, İŞİD artığı katillerin lideri Ahmet eş-Şarayı destekliyor… Daha ne demeli?” diye soruyor Fikret hoca.
Burada şunu demeliyim, Kürtlerin yaşadığı dört parçada Kürtleri döverek, katliama tabi tutarak, kırarak dört ülkede hiçbir yere varılamaz, yüz yıldır varılamadığı gibi.
Sorunun tek çözümü:
Evrensel adalettir…
