Eskinin yıkıldığı ve yeninin henüz kurulmadığı bir dönemi yaşıyoruz. İki kutuplu dünya, ardından “ideolojilerin öldüğü” bir Küreselleşme, dünyayı yaşanabilir olmaktan uzaklaştırınca şimdilerde yeni bir dünya dengesi aranıyor.
Küreselleşmenin sınırsız akışkanlığı yerini parçalı bir düzene, çok kutuplu rekabete ve bölgesel güç merkezlerine bırakıyor. Enerji hatları, ticaret koridorları, askeri dengeler ve teknolojik üstünlük yeniden tarif ediliyor.
Böyle bir zamanda güç büyük ölçüde Ortadoğu’da deneniyor. Günümüzde Ortadoğu yalnızca bir coğrafya değil; aynı zamanda devlet kapasitesinin, kriz yönetiminin ve siyasal aklın test edildiği bir laboratuvar haline gelmiş durumda. Burada bir gerçeği görüyoruz: Devlet zayıfladığında boşluğu ya dış güçler ya da kontrolsüz yapılar dolduruyor. Irak, Suriye ve Libya örnekleri bu açıdan ibret vericidir. Devletin çözülmesi, sadece siyasi bir kriz değil; aynı zamanda toplumsal dokunun da parçalanması anlamına geliyor.
İran’ın yıllardır yaşadığı gerilimlere rağmen devlet mekanizmasını ayakta tutabilmesi, bugün rakiplerine yaşattığı hayal kırıklığının temel nedenidir. Bütün bu zorluklara rağmen devlet aygıtının dağılmaması, belirli bir stratejik sürekliliğin korunabilmesi, “Devlet” dediğimiz yapının sadece bir yönetim aygıtı değil, aynı zamanda bir varlık biçimi olduğunu gösteriyor.
Küresel sistemin çözülmeye başladığı, belirsizliklerin arttığı bu dönemde ayakta kalabilen ve etkili olabilen ülkeler, güçlü devlet mekanizmalarına sahip olanlardır. İran örneği bu gerçeği belirli ölçüde göstermiştir; ancak Türkiye’nin önünde bundan çok daha geniş bir potansiyel bulunmaktadır.
Oluşacak “Yeni Dünya Düzeninde” ülkemizin önünde önemli fırsatlar bulunmaktadır. Genç nüfus, askeri kapasite ve kültürel etki alanı bu fırsatların başında gelir. Ülkemizin jeostratejik önemi, çevremizde yaşananlar nedeniyle, günümüzde daha da artmış durumda.
Kurulacak yeni düzende ülkemizin hesaba katılmaması mümkün değil. Ve bugün ülkemiz için asıl sorun şu olacak: Yeni Dünya Düzeninde etkin bir aktör olmak isteyen bir ülke, nasıl bir devlet yapısına ve nasıl bir siyasal akla sahip olmalıdır? Avantajlarımızın bir güce dönüşmesi, ancak doğru bir “Devlet Aklı” ile mümkündür.
Öncelikle bu devletin toplum nezdinde kabul görmesi gerekir. Bu olmadan en güçlü ordular, en gelişmiş teknolojiler dahi sürdürülebilir değildir. Güçlü devlet, yalnızca güçlü iktidar değil; aynı zamanda sistemi dengeleyen, eleştiren ve gerektiğinde alternatif üretebilen bir siyasal yapıyı da içerir.
Akıl ise devletin yönünü belirler. Stratejik akıl, günü kurtaran reflekslerin ötesine geçerek uzun vadeli hedefler koyabilmektir. Bugün dünya, kısa vadeli popülist politikaların bedelini ödeyen ülkelerle doludur. Oysa ülkemizin ihtiyacı olan şey, 10-20 yıllık perspektiflerle hareket eden, eğitimden sanayiye, dış politikadan şehirleşmeye kadar bütüncül bir planlamadır.
Bu nedenle Türkiye için devlet yapılanmasının güçlendirilmesi, bir tercih değil, bir zorunluluktur. Ancak bu güçlendirme, otoriterleşme ile karıştırılmamalıdır. Aksine, modern dünyada güçlü devlet; şeffaf, hesap verebilir ve liyakat temelli çalışan devlettir. Ülkemizin önünde duran asıl görev, tam da budur: Devleti yeniden düşünmek, güçlendirmek ve onu çağın ruhuna uygun bir şekilde yeniden inşa etmek.
Şimdi yaşadıklarımıza bakalım: Suriye’de yaşananlar belirgin hale gelince Devlet Aklı, hiç kimsenin aklından geçirmediği bir girişimde bulundu. Ülkenin bu dönemde bir sıkıntı yaşamaması için “Barış Sürecini” başlattı. Bu sürecin devamı Suriye konusunda daha rahat hareket etmemize, avantajımıza neden oldu. Sembolik olarak ifade edersek Türk- Kürt ayrımı yaşamamak Devletimize güç kattı.
Bugün Suriye sorunundan daha büyük bir sorunla yüz yüzeyiz. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı Yeni Dünya Düzeninin oluşumunda başat rol oynayabilmemiz için Devletin daha güçlü olması gerekiyor. Bunun için de ülkemizde uzlaşılmaz ayrılıklar olmaması gerekiyor. Bugün akla gelebilecek en belirgin siyasi ayrılık sağ-sol ayrımıdır. (Kim ne kadar sağ, ne kadar sol ayrı bir mesele.)
Bu noktada bugün Devlet yapılanmasında CHP’nin yer alması bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor. Burada CHP’nin genleri, Devlet aklı ve 100 yıl öncesi Dünya kuruluşundaki tecrübelerinin önemi söz konusu. CHP, tüm yaşamında ya Devletin içinde olmuş ya da muhalefette olduğu dönemlerde de Devletin en fazla önem verdiği kurum olmuştur. Bunu bilen, “Devleti Kurucusu” olan CHP’de kadrolar, daima Devlet Adamı niteliğindeki siyasetçilerle oluşmuştur.
Devlet aklının, hiç düşünülmeyen bir çözümü önümüze getirdiği ortada iken çok daha olası bir çözümün yakın zamanda önümüzde olması büyük olasılıktır. Bu olasılığın başlangıcı ise, Devlet aklını taşıyan ve siyaseti günlük olaylara tutsak etmeyen ”Yeni bir CHP Yönetiminin” ortaya çıkmasıdır.
