HALKWEBYazarlarModern Kentler: Görünmez Ama Keskin Sınırlar

Modern Kentler: Görünmez Ama Keskin Sınırlar

Belediye yalnızca yol yapmaz, park düzenlemez; kentin kime ait olduğuna karar verir.

0:00 0:00

Bazı şeyleri gerçekten anlayabilmek için en başa dönmek gerekir.
Her şeyin ilk başladığı yere…
Bugünkü modern anlamıyla ilk sanayi kenti sayılan Manchester’a.
19. yüzyılda Manchester yalnızca bir şehir değildi; nüfus patlamasının, çocuk emeğinin köleliğe dönüştüğü ilk büyük sahneydi. Kadın işçiler erkeklerin yarı ücretine mahkûm ediliyor, fabrikalarda çalışma süreleri 12–15 saati buluyordu. Emek, ilk kez bu ölçekte sistematik biçimde sömürülüyordu.

Peki Manchester sadece bundan mı ibaretti?
Elbette hayır.

Sanayinin ihtiyacı olan kömür madenlerinde “trapper boys” olarak anılan 5–10 yaşındaki çocuklar, dar galerilerin kapaklarında saatlerce karanlığa nöbet tutuyordu. “Hurrier girls” denen kız çocuklarıysa bedenlerine bağlanan kayışlarla kömür vagonlarını sürüklüyor, sanayinin görünmeyen ama vazgeçilmez yükünü taşıyordu.
Bir yanda kömür karası yoksulluk, diğer yanda parlayan yeni bir dünya düzeni…
Manchester…
Atomun parçalandığı, ilk demiryolunun kurulduğu yer.
Ama hepsinden öte, kapitalizmin ve komünizmin izlerini aynı anda görebileceğiniz bir şehir: fabrikalar, bacalar, üretim, emek ve sömürü yan yana.

Bu yazı bir romantizm anlatısı değil.
Çünkü Manchester, yoksulluğun göz önünde ama görünmez olduğu; sınıf farklarının ve yeni sınıf hâllerinin ilk kez bu denli net biçimde ortaya çıktığı bir yerdi.
David Harvey, Sosyal Adalet ve Şehir kitabında Friedrich Engels’in Manchester’ı sınıfsal açıdan nasıl gördüğünü aktarır. Engels şöyle der:
“Üst üste yığılmış işçi evleri… Gürültü, duman, pislik içinde bir hayat…
Orta sınıf evler işçi mahallelerinden özenle ayrılmış…
Daha uzakta ise üst burjuvazinin dünyası: bahçeli villalar, temiz hava, ferah evler…”
Ve Engels’in dikkat çektiği asıl şey şudur:
“Yukarıdan baktığınızda garip bir düzen görürsünüz.”

Manchester, sınıfların birbirini mümkün olduğunca az görmesi için bilinçli olarak tasarlanmıştı. Yollar, kemerler ve sınırlar bunu sağlıyordu. İşçi sınıfı sistemli biçimde kentin dışına itilmişti; burjuvanın gözü yoksulluğa takılmasın, siniri bozulmasın, manzarası kirlenmesin diye.

Engels yalnızca Manchester’dan söz etmiyordu. Londra için söyledikleri de en az o kadar çarpıcıydı; belki daha acımasızdı:
“İnsanlar artık birbirlerine yalnızca yararlı nesneler olarak bakıyordu.
Herkes bir başkasını sömürmenin yolunu arıyordu.
Bunun kaçınılmaz sonucu, güçlü olanın zayıfı ayaklar altına almasıydı.
Küçük ama güçlü bir azınlık her şeye el koyuyor,
geri kalan büyük çoğunluğa ise ucu ucuna sürdürülen, çıplak bir yaşam düşüyordu.”

Bu betimlemelerden zihinde kalan manzara, eriyen demir ve kömür kokusu arasında sıkışmış yokluk ve yoksulluktur. İşçi sınıfı üretim ve pislik içinde üst üste yığılırken, burjuvazi güvenli, temiz ve geniş alanlarda yaşamını sürdürüyordu.

Ne kadar tanıdık geliyor, değil mi?
Sanki hiçbir şey değişmemiş gibi.
Sanki o günle bugün iç içe geçmiş gibi.

Bugün de yoksullar kentin çamurlu çeperlerinde yaşamaya devam ederken; kentlerin sermayesini tüketen kentsel elitler, temiz hava, yeşil alan ve manzara eşliğinde kentin zamanını ve mekânlarını kullanıyor, tüketiyor, sahipleniyor.

Üstelik bu sömürü ve ayrıcalık, kendilerini “sosyal demokrat” olarak tanımlayan yönetimlerin eliyle daha da vahşi biçimler alabiliyor. Engels’in anlattıkları bugün daha görünmez ama daha örtülü biçimlerde tekrar ediliyor. Kentin yoksulları kentin dışına itiliyor, görünmez kılınıyor; bu dışlanmaların göze batmaması için ise sahte hizmet pratikleri ve süslü başarı anlatıları üretiliyor.

Geçmişle bugün arasındaki fark, eşitsizliğin ortadan kalkması değil; yalnızca maskelenmiş olmasıdır. Üstelik bu maskeler artık daha parlak, daha sinsi.

Bugün “zıtlıklar kenti” denince akla Mumbai geliyor. Bir yanda gökdelenler, rezidanslar; diğer yanda derme çatma kulübeler ve yoksulluk. Eskiden saklanan yoksulluk, bugün sergileniyor. Zenginler görüyor ama bakmıyor; fark ediyor ama umursamıyor.

Gösterişin zirvesi ile yoksulluğun derinliği bir arada…

Zaman değişmiş, binalar yükselmiş olabilir; ama kentin taşıdığı yük aynı kalmıştır.
Bu yük, İngiliz sömürge döneminde çocuk parmaklarına emanet edilen halı tezgâhlarından gelir. Küçük ve ince parmakların attığı küçük düğümler, itaatkâr bir sessizlikle sömürülen çocuk bedenleri…

Peki bu küçük ve narin bedenlerin sömürüsü günümüzde yok mu?
Elbette var.

Bugün Mumbai’de ve pek çok metropolde, sanayinin ve çöplerin arasında yaşamaya zorlanan; yüzleri ve elleri kirlenmiş, incinmiş bedenleriyle binlerce çocuk hâlâ var.
Ve geçmişin keskin zıtlıkları, kapanmamış bir parantez gibi aramızda duruyor.
Günümüzde yoksullara ait mekânlar, Mumbai’de olduğu gibi çoğu zaman iç içe değildir. İşte burada getto devreye girer. Getto yalnızca yoksul bir mahalle değildir; bir grubun, bir sınıfın ya da kimliğin şehirden bilinçli biçimde ayrılmasıdır. Gettolaşma, bu ayrımın kalıcı hâle gelmesidir: yollarla, fiyatlarla, güvenlikli sitelerle, bazen de belediye kararlarıyla…
Daha da ilginci, bir de “getto dolaşması” vardır. Yoksulluk, sefalet ve marjinallik artık bir seyir nesnesine dönüşür. Fotoğraf çekilen mahalleler, “otantik” diye gezilen sokaklar…

İnsanların acıları şehir manzarasına indirgenir, turizm adı altında kapitalizmin hizmetine sunulur.
Ardından başka bir kavram çıkar karşımıza: kentsel soylulaştırma.
Kent merkezlerinde yaşayan düşük gelirli grupların, orta ve üst gelirli gruplarla yer değiştirmesi…
Nasıl mı?
Merkezde kalmış değerli arazilerin rant alanına dönüştürülmesiyle.
“Dönüşüm” ve “yenileme” adı altında mahallelerin yeniden yapılandırılmasıyla.
Önce kiralar artar.
Sonra bu kiraları ödeyemeyen eski sakinler sessizce dışarı itilir.
Mahalleler güzelleşir ama gerçek sahiplerine yer kalmaz.
Fiziksel surlar yoktur; ama görünmez sınırlar vardır.
Kentin en dış çeperlerine doğru sessiz bir modern göç başlar. Zenginlerin ağır işlerini yaparken yorulmuş, terlemiş, kirli, “uyumsuz” yoksullar sessizce yer değiştirir.
“Oraya ait değilsin” denir.
Fiyatlarla, yaşam biçimiyle…
Bazen yumuşak tavırlarla, bazen girişlere konulan güvenlikle…
Eski olan yerde yüksek fiyatlarla inşa edilen yeni bir yaşam vardır. Fiyat yoksa aidat vardır; kira oldukça yüksektir ama aidat ondan da yüksektir.
“Artık buraya ait değilsin” demenin bin türlü örtülü yolu…
Manchester’ın bugünkü zamansal karşılığı tam da budur.

İşte tam burada şu soru ortaya çıkar: Belediyecilik nedir?

Belediye yalnızca yol yapmaz, park düzenlemez; kentin kime ait olduğuna karar verir. Bir park nereye yapılacak, bir mahalle “riskli alan” ilan edilecek mi, dönüşüm kimin için olacak?
Bugün birçok sosyal demokrat belediye, rant düzenine itiraz etmek yerine onunla uyumlu bir model uygular. Sonuçta kent merkezleri orta ve alt sınıflardan arındırılır, kamusal alanlar fiilen özel işletmelere devredilir. Yoksulun mahallesi elinden alınır, sonra daha pahalı biçimde “hizmet” olarak geri satılır.

Parlak maskeler vardır; asıl kazananlar genellikle onların ardında kalır.
Yoksul halk bu süslü hizmetlere bakarken kent, sessizce ihalelere ve rant hesaplarına bölünür. Yapay göletli, yeşil alanlı gösterişli parklar yapılır; ilk bakışta ferahlatıcıdır. Mahallenin sakinleri mutludur. Ama kısa süre sonra etrafını saran lüks rezidanslar, parkı eski sakinler için erişilmez kılar. Kamusal olan, sessizce el değiştirir.
Ve Engels’in geçmişte Londra için söyledikleri hâlâ geçerlidir:
“Her yerde barbarca bir aldırmazlık, sert bir bencillik hüküm sürer…
Bir tarafta ağza alınmayacak bir sefalet,
diğer tarafta bitmeyen bir toplumsal savaş…”

Evet, toplumsal savaş ne bitti ne de taraf değiştirdi. Sadece zamanın ruhuna uygun hâle getirildi. Barbarca talan hüküm sürmeye devam etti.
Geçmişte de bugün de kentlerin yükünü bedeniyle taşıyanlar yoksullar oldu; kentlerin konforunu yaşayanlar ise ayrıcalıklı sınıflar.
Oysa modern anlamda bir kent, orada yaşayan herkes için olmalıdır. Çünkü kent yalnızca binalardan, asfaltlardan, “vizyon” projelerinden ibaret değildir. Kent bir yaşam vaadidir: güvenli bir çocukluk, erişilebilir barınma, kamusal nefes alma alanlarıdır. Yani insanca yaşama hakkıdır.
Ancak bu hak maskelenmiş değil, gerçekten yaşanan bir hak olmalıdır.

Bugün sosyal demokrat olduğunu iddia eden belediyelerin sunduğu bazı hizmetler de benzer biçimde maskelenmiş başarı örnekleridir. Kreşler, yaşlı bakım evleri, sosyal tesisler, kent lokantaları açılır. Elbette bunlar değerlidir; ancak çoğu zaman yoksul mahallelerden uzak, sınırlı sayıda ve kent merkezlerinde konumlandırılır.
Yani asıl hedeflenen yoksullar değil; hizmet gösterisidir.
Ve bugün hâlâ gücün yanında gülümseyen maskeli yüzler, yani sermayenin dostları alkışlanır.
Yoksulların tarafında olanlar değil.
Çocuklar yatağa aç girmesin diyenler değil…
Manchester’dan bugüne uzanan eşitsizlik hikâyesinin özü tam da budur:
Tercihlerin değişmeyen hikâyesi…
Bu hikâyede kimin rahat edeceği, kimin sıkışacağı, kimin kazançtan pay alacağı çoktan belirlenmiştir. Özel araç sahipleri için akan bir trafik vardır; buna karşın kalabalık metrolar, çözümsüz ve pahalı ulaşım, derinleşen sınıfsal uçurumlar…
Oysa sosyal adalet bir hedef olsaydı, ulaşım da kent de insan hayatı da başka türlü örgütlenirdi.
Çünkü yaşanan tüm bu olumsuzluklar bir ihmal değil, açık bir tercihtir.
Yani sosyal adaleti değil, seçkinlerin refahını önceleyen siyasal kararların doğal sonucudur.
O hâlde sorulması gereken soru basit ama çarpıcıdır:
Kentler gerçekten birlikte mi paylaşılıyor?
Yoksa sermaye için yeni rant kapıları açmak üzere mi planlanıyor?

Ve asıl soru:
Gerçekten kazanan kim?

YAZARIN DİĞER YAZILARI