HALKWEBYazarlarMacaristan Üzerinden Siyaset, Viktor Orbán Üzerinden Teselli: Cumhuriyet Halk Partisi’nin Kaçışı

Macaristan Üzerinden Siyaset, Viktor Orbán Üzerinden Teselli: Cumhuriyet Halk Partisi’nin Kaçışı

Başkasının Kaybına Yaslanan Siyaset: Acziyetin En Rafine Hali “Siz önce alternatif olmayı becerin.”

0:00 0:00

Macaristan’daki bir seçim ihtimalini alıp Türkiye’de iktidarın sonunun geldiğine dair hikâye yazmak… Bu, siyaset değil; açık bir zihinsel kaçıştır. Daha da sert söyleyelim: Bu, kendi yetersizliğini örtmenin entelektüel görünümlü bir yoludur.

Bugün Türkiye’de muhalefetin belirli bir kesimi, siyaseti üretmek yerine tercüme etmeye çalışıyor. Viktor Orbán üzerinden kurulan denklem şu kadar sığ: “Orban giderse Recep Tayyip Erdoğan da gider.”

Bu bir analiz değil. Bu, temenniyi teori gibi pazarlamaktır.

Çünkü siyaset, başka ülkelerdeki sonuçlara bakarak kurulmaz. Her ülkenin kendi gerçeği, kendi seçmeni, kendi güç dengesi vardır. Macaristan ile Türkiye arasında benzerlik kurup buradan kader ortaklığı çıkarmak, yüzeysel bir akıl yürütmeden ibarettir.

Ama mesele zaten doğruluk değil—rahatlama.

Bu tür kıyaslar, muhalefetin en büyük problemini gizler:
Kendi başına kazanamama gerçeğini.

Çünkü başkasının kaybına umut bağlayan bir siyaset, aslında şunu itiraf eder:
“Biz kendi gücümüzle bu işi çözemiyoruz.”

Bu yüzden sürekli dışarıya bakılır. Çünkü içeriye bakmak cesaret ister.

İçeriye baktığınızda şunları görürsünüz:

Net bir program yok.
Tutarlı bir kadro yok.
Güven veren bir yönetim perspektifi yok.

Ama buna rağmen büyük bir özgüvenle “iktidar gidiyor” anlatısı kuruluyor.

Neye dayanarak?

Budapeşte’deki bir ihtimale.

Bu noktada sert bir gerçekle yüzleşmek gerekiyor:

Bir iktidarın zayıflaması, muhalefetin güçlendiği anlamına gelmez.

Siyasetin en ilkel yanılgılarından biri budur. Rakibin kaybını kendi kazancı sanmak. Oysa seçmen matematiği böyle işlemez. Seçmen sadece “gitsin” diye oy vermez; “yerine kim gelecek” sorusuna ikna olmak ister.

Ve muhalefet tam burada çöküyor.

Çünkü “onlar neden kötü” sorusuna saatlerce konuşabilen yapı, “biz neden iyiyiz” sorusunda sessizleşiyor.

İşte bu yüzden Macaristan üzerinden kurulan anlatılar, siyasi analiz değil; psikolojik destek mekanizmasıdır.

Kendine güvenen bir siyaset, dış referansa ihtiyaç duymaz.
Kendi gücünden emin olan bir hareket, başka ülkelerin seçimlerine tutunmaz.

Ama burada tam tersi var:

İçeride boşluk, dışarıda umut.

Ve bu, sürdürülebilir bir siyaset değil.

Daha da açık konuşalım:

Başkasının kaybını bekleyen bir muhalefet,
kendi kazanma iradesini çoktan kaybetmiştir.

Bu yüzden mesele Macaristan değil.
Mesele Orban değil.

Mesele, Türkiye’de muhalefetin hâlâ neden gerçek bir alternatif olamadığıdır.

Ve bu sorudan kaçmak için yapılan her dış referans,
sorunu çözmez—sadece erteler.

Vitrin Siyaseti: Alternatif Gibi Görünmek, Alternatif Olmak Değildir

İlk bölümde gerçeği koyduk: Başkasının kaybına umut bağlamak, siyasetin değil acziyetin göstergesidir. Şimdi daha rahatsız edici yere gelelim.

Türkiye’de muhalefetin en büyük yanılsaması şu:
Alternatif gibi görünmeyi, alternatif olmak sanmak.

Bugün ortaya konan siyaset, içerikten çok görüntüye dayanıyor. Sert açıklamalar, yüksek tonlu konuşmalar, sosyal medyada alkış toplayan cümleler… Hepsi var. Ama iş “yarın ülkeyi sen yöneteceksin” noktasına geldiğinde, ortada ciddi bir boşluk beliriyor.

Çünkü vitrin var, omurga yok.

Cumhuriyet Halk Partisi başta olmak üzere muhalefetin önemli bir kısmı, siyaseti giderek bir iletişim faaliyetine indirgemiş durumda. Sanki doğru cümleyi kurunca, doğru çıkışı yapınca, doğru karşılaştırmayı yapınca iktidar kendiliğinden el değiştirecekmiş gibi bir beklenti üretiliyor.

Oysa siyaset, görünürlük değil; kapasite işidir.

Bir ülkeyi yönetmek:
tweet atmakla değil, karar almakla ilgilidir.
slogan üretmekle değil, kriz çözmekle ilgilidir.
gündem olmakla değil, yön tayin etmekle ilgilidir.

Ve burada çok net bir kırılma var.

Bugün muhalefetin önemli bir bölümü, iktidar olmaya değil, iktidarı eleştirmeye alışmış durumda. Bu bir refleks haline gelmiş. Hatta daha sert söyleyelim: Bu bir konfor alanı.

Çünkü eleştirmek risk içermez.
Ama yönetmek içerir.

Eleştirdiğinizde bedel ödemezsiniz.
Ama yönettiğinizde her kararınızın sonucu olur.

İşte bu yüzden sürekli eleştiri üreten ama çözüm üretmeyen bir siyaset dili ortaya çıkıyor. Ve bu dil zamanla kendi kendini tekrar eden bir döngüye giriyor:

Aynı öfke
Aynı cümleler
Aynı beklentiler

Ama değişmeyen sonuçlar.

Çünkü yöntem baştan yanlış.

Macaristan üzerinden yapılan yorumlar da bu vitrin siyasetinin bir uzantısı. Çünkü bu tür kıyaslar, gerçek bir program sunmadan konuşabilmenin en kolay yolu. İçerik üretmek zor; benzetme yapmak kolay.

Ama seçmen bu farkı görüyor.

Seçmen artık şunu soruyor:
“Tamam, mevcut iktidarı eleştiriyorsun. Peki sen ne yapacaksın?”

Bu soruya verilen cevaplar ya muğlak ya parçalı ya da çelişkili.

Ekonomi? Genel geçer ifadeler.
Hukuk? Soyut vaatler.
Yönetim modeli? Belirsiz.

Bu tablo güven üretmez.

Ve siyaset, güven olmadan kazanılmaz.

Recep Tayyip Erdoğan karşısında yıllardır seçim kaybeden bir yapının hâlâ aynı yöntemle sonuç beklemesi, artık stratejik hata değil; ısrarla sürdürülen bir körlüktür.

Daha net söyleyelim:

Sürekli kaybedip, aynı şeyi yapmaya devam etmek; siyasette ısrar değil, inatçı bir başarısızlıktır.

Alternatif olmak ne demek?

Net olmak demek.
Risk almak demek.
Sorumluluk üstlenmek demek.

Ama bugün yapılan şu:

Netleşmeden destek beklemek.
Bedel ödemeden iktidar istemek.
Değişmeden sonuç beklemek.

Bu mümkün değil.

Macaristan’a bakarak moral üretmeye çalışanlara tekrar soralım:

Eğer gerçekten güçlü bir alternatifseniz, neden sürekli dışarıya bakıyorsunuz?

Eğer seçimi kazanabilecek durumdaysanız, neden hâlâ benzetmelerle konuşuyorsunuz?

Cevap basit:

Çünkü içerideki eksiklik, dışarıdaki hikâyelerle kapatılmaya çalışılıyor.

Ama bu siyaset değil—bu bir illüzyon.

Ve illüzyonlar seçim kazandırmaz.

Sonuç olarak:

Macaristan üzerinden siyaset yapmak,
Türkiye’de siyaset yapamamaktır.

Çünkü gerçek siyaset, başka ülkelerde ne olduğuyla değil,
senin burada ne yaptığınla ölçülür.

Kazanmak Nasıl Olur? Süreç, İrade ve Türkiye’de Kaybetme Alışkanlığı

Şimdi en kritik yere geldik. Çünkü asıl çarpıtma burada yapılıyor:

Macaristan örneği konuşuluyor ama nasıl kazanıldığı değil, sadece “kaybetme ihtimali” konuşuluyor.

Oysa siyaset sonuçla değil, süreçle anlaşılır.

Macaristan’da muhalefet yıllarca Viktor Orbán karşısında kaybetti. Dağınıktı, parçalıydı, birbirini tüketiyordu. Tıpkı bugün Türkiye’de olduğu gibi.

Ama bir noktada şu gerçekle yüzleştiler:

Ayrı ayrı haklı olmak, birlikte kaybetmek demektir.

Ve o noktadan sonra zor olanı yaptılar.

İdeolojik konfor alanlarını daralttılar.
Birbirleriyle rekabet etmeyi bıraktılar.
Ortak aday fikrine yöneldiler.
Seçmeni belirsizlikten kurtarmaya çalıştılar.

Yani şunu yaptılar:
Ego yerine strateji koydular.

Bu kolay bir şey değildir. Çünkü siyaset sadece rakiple değil, kendi içindeki güç mücadeleleriyle de yapılır. Ama Macaristan muhalefeti en azından bir süreliğine şunu başardı:

Kendi iç kavgasını, seçimi kaybetmenin önüne koymamayı.

Daha önemlisi, sadece birleşmediler—inandırıcı olmaya çalıştılar.

Ekonomide somut vaatler sundular.
Yönetim anlayışını tarif ettiler.
Seçmene “biz gelince ne olacak?” sorusunun cevabını verdiler.

Yani sadece “Orbán gitsin” demediler.
“Biz gelince şu olacak” dediler.

İşte fark burada.

Şimdi dönüp Türkiye’ye bakalım.

Cumhuriyet Halk Partisi ve genel olarak muhalefet ne yapıyor?

Parçalı yapı devam ediyor.
İç tartışmalar bitmiyor.
Liderlik sorunu kronikleşmiş durumda.
Programlar net değil.

Ve en kritik mesele:

Kazanma iradesi yerine haklı olma ısrarı.

Türkiye’de muhalefetin önemli bir bölümü hâlâ şu yanılgının içinde:

“Biz doğruyuz, o yüzden kazanmalıyız.”

Hayır.

Seçmen, en doğruyu değil;
en güven vereni seçer.

Bu acı ama gerçek.

Recep Tayyip Erdoğan karşısında yıllardır kaybeden bir yapının hâlâ aynı reflekslerle siyaset yapması artık bir tercih haline gelmiştir. Ve bu tercih şunu gösterir:

Kaybetmek, alışkanlığa dönüşmüş.

Daha da sert söyleyelim:

Bugün Türkiye’de muhalefetin bir kısmı,
kazanmak için gerekli fedakârlıkları yapmaya hazır değil.

Güç paylaşımına hazır değil.
Netleşmeye hazır değil.
Risk almaya hazır değil.

Ama buna rağmen iktidar istiyor.

Bu, siyasette mümkün olmayan bir beklentidir.

Macaristan örneğini gerçekten anlamak isteyenlerin bakması gereken yer sonuç değil, dönüşümdür.

Orada muhalefet (en azından belirli dönemlerde) kendini değiştirmeye zorladı.
Türkiye’de ise muhalefet, kendini değiştirmeden sonucu değiştirmek istiyor.

İşte bütün mesele bu.

Ve şimdi en net cümle:

Değişmeden kazanamazsınız.

Başkasının kaybına bakarak umut üretmek,
kendi eksikliğini örtmekten başka bir işe yaramaz.

Macaristan’ı konuşacaksanız:
Orbán’ın kaybını değil, muhalefetin neyi doğru yaptığını konuşun.

Ama bunu yapabilmek için önce şu gerçekle yüzleşmek gerekir:

Sorun dışarıda değil.
Sorun içeride.

Türkiye’de iktidarın değişimi,
başka ülkelerdeki seçim sonuçlarıyla değil,
burada kurulan alternatifin gücüyle olur.

Ve o alternatif kurulmadığı sürece,
başkasının kaybına bakarak umut üretmek
sadece kendini kandırmaktır.

Çünkü siyaset,
bekleyerek değil—
değişerek kazanılır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI