Türkiye’de modern siyasetin en büyük paradoksu, toplumsal kutuplaşmanın bu denli yüksek olduğu bir iklimde, gerçek anlamda “siyaset üretme kapasitesinin” giderek düşmesidir.
Siyasi partiler, toplumsal talepleri rasyonel politikalara dönüştüren köprüler olmak yerine, iktidarı koruma veya ele geçirme odaklı kapalı devre yapılara dönüşmüş durumdadır. Bu dönüşüm, özgürlükçü demokrasinin en hayati organlarını felç etmektedir.
1-Siyaset Üretme Kapasitesinin Kaybı ve “Lider Sultası” :
Türkiye’deki siyasi partiler yasası ve mevcut siyasal kültür, partileri fikirlerin yarıştığı platformlar olmaktan çıkarıp, lidere sadakat temelinde işleyen hiyerarşik organizasyonlara indirgemiştir.
Bu durum;
Entelektüel Kısırlık yaratmaktadır. Parti içi demokrasinin yokluğu, liyakatli kadroların dışlanmasına ve dolayısıyla karmaşık ekonomik ve sosyal sorunlara karşı özgün politika üretilememesine yol açmaktadır.
Reaksiyonel siyaset için partiler, stratejik bir vizyon sunmak yerine, günlük polemikler ve karşı tarafın hamlelerine verilen tepkiler üzerinden varlık göstermektedir.
2-Özgürlükçü Demokrasi “Partizanca” tasfiye edildi. Oysa demokrasi sadece sandıktan ibaret değildir; denge-denetleme mekanizmaları, yargı bağımsızlığı ve azınlık haklarının korunması ile kaimdir. Ancak Türkiye’de siyasi partiler, bu mekanizmaları “siyasetin önündeki engeller” olarak görmektedir.
Kurumların içi boşaltıldı, seyrettik..
Devletin tarafsız olması gereken kurumları, partizan çıkarlar doğrultusunda araçsallaştırılmıştır. Bu durum, hukuk devletinin yerini “güçlünün hukukuna” bırakmasına neden olmuştur.
Sivil toplumun etkisizleştirilmesine karşı , dayanışma gösteremedik. Siyasetin sadece partiler eliyle yapılabileceği algısı, sivil toplumu ve özerk alanları daraltarak özgürlükçü demokrasinin toplumsal tabanını zayıflatmıştır.
3-Tekno-Feodalizm ve Siyasetin Yeni Sınırları:
Benim daha önceki makalelerimde vurguladığım tekno-feodalizm ve gözetim kapitalizmi kavramları, Türkiye’deki siyasi erozyonla doğrudan ilişkilidir. Geleneksel siyaset, küresel sermayenin ve teknolojik devlerin egemenliği altında “ulus-devlet” ölçeğine sıkışmış durumdadır.
Türkiye’deki siyasi partiler, bu yeni hegemonya biçimlerini okumak ve buna karşı demokratik bir direnç hattı oluşturmak yerine; algoritmalara dayalı popülizmi, sosyal medya manipülasyonlarını ve dijital gözetim araçlarını siyasi rakiplerini tasfiye etmek için kullanmayı tercih etmektedir. Bu, demokrasinin “dijital otokrasiye” evrilme riskini beslemektedir.
4-Sonuç:
Yeni bir siyasal özne ihtiyacı,
Türkiye’de özgürlükçü demokrasinin yeniden tesisi, mevcut partilerin içsel bir reformundan ziyade, siyasetin tanımının yeniden yapılmasına bağlıdır.
Siyaset; sermayenin ve teknolojinin tahakkümüne karşı emeği, doğayı ve insan onurunu merkeze alan, kurumsal kimliğini liderden değil ilkelerden alan yeni bir akla ihtiyaç duymaktadır.
Aksi takdirde, partiler eliyle yürütülen bu “siyasetsizleştirme” süreci, sadece demokrasiyi değil, toplumun bir arada yaşama iradesini de aşındırmaya devam edecektir.
