Geçtiğimiz günlerde Esra Erol’da televizyon programında Erol’un sarf ettiği birkaç kelimelik bir deyim, Türkiye’nin bitmek bilmeyen “rejim ve din” tartışmasını yeniden alevlendirdi. Bir konuğun adalete olan güvenini vurgulamak için kullandığı “Şeriatın kestiği parmak acımaz” sözüne, program sunucusu Esra Erol’un “Yalnız Şeriat Ortadoğu’da var” yanıtını vermesi, dijital bir linç kampanyasına dönüştü. Peki, teknik olarak doğru olan bir ifade (Türkiye’nin hukuk sisteminin şeriat olmadığı gerçeği), neden bu kadar büyük bir infiale yol açtı?
Bu olay, Türkiye’nin sosyo-kültürel fay hatlarını, kavramların zihinlerdeki farklı karşılıklarını ve canlı yayıncılığın risklerini bir kez daha gözler önüne serdi. Esra Erol’un “Şeriat Ortadoğu’da var” çıkışı ve sonrasındaki özrü, aslında sadece bir dil sürçmesi değil, toplumsal hafızamızdaki derin bir kutuplaşmanın yansıması…
Şeriat nedir? Bu tanımlamaya kısaca bir göz atalım. Çünkü meseleyi anlamak için önce “Şeriat” kavramının iki farklı düzlemde nasıl algılandığını görüp kabul etmemiz gerekir:
Şeriat; Dini/Fıkhi anlamda müslümanlar için, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’e dayanan ilahi kurallar bütünüdür. Bu bağlamda Şeriat, “İslam yolu” demek ve inananlar için kutsallık atfedilen bir bütündür.
Öte yandan şeriat; siyasi/hukuki anlamda teokratik bir yönetim biçimini ve belirli cezai yaptırımları temsil eder. Esra Erol’un “Ortadoğu’da var” derken kastettiği, bir yönetim biçimi olarak Şeriat’tı aslında.
Peki Esra Erol neden linç edildi? Biraz da bu pencereden bakalım mı? Türkiye Cumhuriyeti, Anayasası’na göre laik bir hukuk devletidir. Yani Erol’un “Burada (yönetim biçimi olarak) Şeriat yok” demesi hukuken ele aldığı bir tespit olarak okudum ben. Ancak bu beyanın linç edilme sebebi anlamsaldır.
Bazı deyimlerin kutsallığı olduğunu böylelikle hep beraber görmüş olduk.
“Şeriatın kestiği parmak acımaz” deyimi, halk dilinde dini bir rejim arzusundan ziyade “Mutlak adalet önünde boynum kıldan incedir” anlamına gelir. Erol, bu deyimi politik bir düzleme çekerek müdahale edince, izleyici kitlesi bunu “adalete” değil, “İslam’a” bir tepki olarak algıladı açıkçası. Bu algılanma bir kimlik savunması tepkisine yol açtı. Çünkü Türkiye’de dindarlık ve laiklik arasındaki gerilim, kavramları birer “kale” haline getirmiş durumda ve şeriat kelimesine gelen herhangi bir eleştiri, muhafazakar kesim tarafından doğrudan inanç sistemine saldırı olarak kodlanmakta.
Peki bu kadar yazdın eee söyle bakalım ; ” Tepkiler haklı mıydı, değil miydi? ” Çok net bir ifadeyle şunu söyleyeyim; tepkilerin “haklılığı” durduğunuz yere göre değişir.
Eğer Esra Erol’un sözlerini “İslam’ın kurallarını dışlamak” olarak okursanız, dindar hassasiyeti olanlar için bu bir incinme sebebi olur. Fakat eğer bunu “Türkiye’nin laik hukuk sistemini hatırlatmak” olarak okursanız, yapılan linç haksızdır demek doğru olacaktır.
Erol’un özür cümlelerinde “İmanımızı sorgulatacak hiçbir yanlışın içinde olmadım” demesi, meselenin teknik bir hukuk tartışmasından çıkıp bir “iman testine” dönüştüğünü açıkça gösteriyor bize.
Burada incindiğimi hissettiğim durum söz konusu; “Modern bir toplumda bir sunucunun, ülkenin resmi yönetim biçimini savunurken ‘imanını kanıtlamak zorunda kalması’ sosyolojik açıdan üzerinde durulması gereken acı bir kırılmadır.”
Esra Erol olayı bizlere şunu öğretmiş olmalı: Bir sunucunun canlı yayında bu hassas dengede “refleks” göstermesi, maalesef toplumsal kutuplaşmanın ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.
Esra Erol’un özrü, sadece bir yanlış anlaşılmayı düzeltme çabası değil, aynı zamanda bu kutuplaşmanın ortasında hayatta kalma refleksidir.
Türkiye’de bazı kelimeler sözlük anlamlarından daha büyüktür. Şeriat, sadece bir hukuk sistemi değil, milyonlarca insan için bir kimlik sembolüdür. Öte yandan, laiklik de bir kesim için toplumsal barışın teminatıdır.
Türkiye’deki kutuplaşma, maalesef kelimeleri birer köprü olmaktan çıkarıp bariyere dönüştürmüş durumda. Esra Erol’un yaşadığı durum, bu bariyerlere çarpan bir bireyin “dilsel bir kazası” olarak hepimize yansıdı.
Ve tabii nereden baktığınız çok önemli. İtidalli olmayı gerektiren bazı durumlarda olayın içine hızlıca dalıp o bilmediğimiz denizde boğulmayı göze alıyoruz. Neden, çünkü etkileşimi yüksek hiçbir çizgiyi kaçırmama kuralı söz konusu.
Ama hatırlatmakta fayda var, herkesin bir diğerinin “kırmızı çizgisini” çiğnemesini beklediği bu ortamda, rasyonel zemin kaybolur.
Bu sebeple Esra Erol’un özrü, sadece bireysel bir geri adım değil; bu devasa sosyal baskı makinesinin karşısında bireyin ne kadar savunmasız kaldığının da bir belgesidir.
Esra Erol ‘a gazeteci olarak bakış açım da şudur; programı dahilinde kendisini çok samimi bulmadığımı belirtmek isterim. Konular arasında geçiş sağlarken, profesyonellik maskesi altında konuklarını acılarıyla umursamaz tavırla gönderdiğini izlediğim oldu. Sürekli izleme gibi bir alışkanlığım yok ve açıkçası tahammüllüm de yok.
Ama bir Müge Anlı değil nazarımda. Aynı formatta iki program olduğu için değerlendirmemi yaparken mecbur Anlı’yı zikretme gereğim doğdu. Anlı’nın konuları işleyişindeki en temel unsur, ele aldığı dosyalara bir “televizyon içeriği” olarak bakmaması. Eleştirdiğim tarafları da olmakla beraber, program yapma tarzında yapaylıktan uzak, gerçekçi bir empati hakimdir, diyebilirim.
Sevgilerimle…
