Türkiye’de siyaset tartışmaları neredeyse refleks haline gelmiş iki kolaycılık üzerinden yürütülüyor: ya bütün sorun iktidara yükleniyor ya da tüm eleştiriler “karşı tarafın propagandası” diye bertaraf ediliyor. Oysa bu iki yaklaşımın da ortak bir kör noktası var: seçmen.
Çünkü Türkiye’de siyaset, yalnızca liderlerin, partilerin ya da kurumların ürünü değildir. Tam tersine, onları mümkün kılan ve sürekli yeniden üreten bir toplumsal zihniyet vardır. Ve bu zihniyet, bugün itibarıyla, yalnızca edilgen değil; aynı zamanda çelişkili, seçici ve derin biçimde araçsallaşmış bir yapı sergilemektedir. Daha açık söyleyelim: Bu ülkede siyaset, sandıkta değil zihinde başlar; zihinde bozulur ve yine zihinde meşrulaştırılır.
Bu yapıyı anlamak için, seçmenin davranış kalıplarını tek tek açmak gerekir:
Zemini Oluştururken Seyirci Kalmak: Pasifliğin Kurucu Gücü
Türkiye’de en yaygın yanılgılardan biri, kötülüğün yalnızca aktif aktörler tarafından üretildiği düşüncesidir. Oysa siyasal çürüme, çoğu zaman sessizlikle başlar.
Bir hukuksuzluk ilk kez gerçekleştiğinde, toplumun büyük kısmı bunu “istisnai” bir durum olarak görür. Tepki vermez, pozisyon almaz, bekler. Bu bekleme hali, aslında sistemin en kritik kırılma anıdır. Çünkü ilk ihlal karşısında gösterilmeyen tepki, sonraki ihlaller için zemin hazırlar. Sessizlik burada nötr bir pozisyon değil; kurucu bir tercihtir.
Bugün belediyelere yönelik operasyonlardan yargı süreçlerine kadar uzanan geniş bir alanda gördüğümüz şey tam olarak budur:
İlk adımda sessiz kalınır, ikinci adımda meşrulaştırılır, üçüncü adımda ise normalleştirilir.
Dördüncü adımda ise artık kimse bunun ne zaman başladığını hatırlamaz.
Seçmen bu sürecin dışındaki bir gözlemci değildir. Tam tersine, bu sürecin kurucu unsurudur. Sessizlik, burada yalnızca bir eksiklik değil; aktif bir üretim biçimidir. Ve bu üretim, çoğu zaman bilinçli bir tercihten çok, konforun korunması adına yapılan bir geri çekilmedir.
Ucu Kendine Dokunmayınca İzlemek: Ahlakın Kişiselleşmesi
Türkiye’de siyasal etik, evrensel ilkeler üzerinden değil; bireysel etkilenme düzeyi üzerinden işler.
Bir hak ihlali, doğrudan bireyin yaşamına temas etmiyorsa, o ihlal çoğu zaman “önemsiz” ya da “ikincil” olarak görülür. Bu durum, kamusal ahlakın parçalanmasına yol açar. Çünkü adalet, ancak herkese uygulandığında anlamlıdır; seçici uygulandığında ise yalnızca bir araç haline gelir.
Son dönemde yaşanan gelişmelerde bu refleksi açıkça görmek mümkün:
Bir kesim için kabul edilemez olan bir uygulama, diğer kesim için sıradan bir yönetim pratiği olarak görülebiliyor. Çünkü mesele ilke değil; etki alanıdır. Bu, modern yurttaşlığın değil; ilkel bir çıkar ahlakının göstergesidir.
Daha da önemlisi, bu yaklaşım zamanla bir norm haline gelir. İnsanlar yalnızca kendilerine dokunan meselelere tepki vermeyi “doğal” kabul etmeye başlar. Böylece ortak bir adalet duygusu tamamen çözülür; geriye yalnızca parçalanmış hassasiyetler kalır.
Bu da Türkiye’de seçmeni, ilkesel bir yurttaş olmaktan çıkarır; durumsal bir tepki vericisine dönüştürür.
“Bizden” Olana Susmak: Ahlaki Çöküşün Kolektifleşmesi
Bir toplumun gerçek ahlaki seviyesi, karşıtlarına değil; kendi içindeki yanlışlara verdiği tepkiyle ölçülür.
Türkiye’de ise bu ölçü neredeyse tamamen tersine dönmüş durumda. Kendi tarafının hataları karşısında geliştirilen refleks, eleştiri değil; savunmadır. Bu savunma çoğu zaman bilinçli bir suskunluk, bazen de aktif bir meşrulaştırma şeklinde ortaya çıkar. Bu, yalnızca bir çifte standart değil; sistematik bir ahlaki çözülmedir.
Bugün hem iktidar hem muhalefet seçmeninde ortak olan en güçlü refleks budur:
Kendi tarafını korumak.
Bu refleks, siyasal alanı ilke temelli bir tartışma zemini olmaktan çıkarır; bir tür sadakat yarışına dönüştürür. Böyle bir zeminde ise yanlışlar düzelmez; yalnızca taraf değiştirir. Dün eleştirilen yöntemler, bugün aynı ağızlardan savunulur hale gelir.
Ve en tehlikelisi: Bu durum artık kimseyi rahatsız etmez. Çünkü çelişki, olağanlaşmıştır.
İşine Gelince Desteklemek: Çıkarcı Rasyonalitenin Hakimiyeti
Türkiye’de seçmen davranışı çoğu zaman “duygusal” olarak tanımlanır. Oysa daha derin bir analiz, bunun aslında son derece pragmatik bir yapı olduğunu gösterir.
Seçmen, destek verirken çoğu zaman uzun vadeli ilkeleri değil; kısa vadeli faydaları dikkate alır. Ekonomik beklentiler, sosyal statü, aidiyet duygusu… Tüm bunlar, siyasal tercihlerin belirleyici unsurları haline gelir. Bu tercih, çoğu zaman bilinçli bir hesaplamadır.
Bu durum, ilk bakışta rasyonel bir tercih gibi görünse de, aslında kolektif düzeyde irrasyonel sonuçlar üretir. Çünkü herkesin kendi küçük çıkarını maksimize etmeye çalıştığı bir sistemde, kamusal yarar sistematik olarak yok olur.
Bugün Türkiye’de yaşanan ekonomik ve siyasal krizlerin önemli bir kısmı, tam da bu kısa vadeli aklın uzun vadeli sonuçlarıdır. Seçmen, bugünü kurtarırken yarını ipotek altına alır; sonra da o yarının sonuçlarından şikâyet eder.
Bu bir çelişki değil; bir döngüdür.
İtiraz Edileni Yalnız Bırakmak: Konformizmin Kurumsallaşması
Bir toplumda itiraz edenlerin kaderi, o toplumun demokratik kapasitesini belirler.
Türkiye’de ise itiraz, çoğu zaman yalnızlığa mahkûm edilir. Parti içinde farklı bir ses çıkaran, yanlışları dile getiren, ilke hatırlatan herkes hızla marjinalize edilir. Bu durum yalnızca siyasal elitlerle sınırlı değildir; toplumsal düzeyde de benzer bir mekanizma işler.
Seçmen, itiraz edenin yanında durmaz. Çünkü bu, konfor alanını terk etmeyi gerektirir. Ve Türkiye’de konfor, çoğu zaman adaletin önüne geçer.
Bu nedenle itiraz, bireysel bir cesaret eylemi olarak kalır; kolektif bir harekete dönüşemez. Ve bireysel kalan her itiraz, sistem tarafından kolaylıkla soğurulur.
Sonuç: Gürültü var, değişim yok.
Kendi Kendine Düzelmesini Beklemek: Kaderciliğin Modern Versiyonu
Türkiye’de en yaygın siyasal yanılsamalardan biri, sistemin kendiliğinden düzeleceği inancıdır.
Bu inanç, klasik kadercilikten farklıdır. Artık insanlar “yazgı”ya değil; “süreçlere” inanır. Ama sonuç aynıdır: aktif müdahale yerine pasif bekleyiş. Bu bekleyiş, çoğu zaman “zamanla düzelir” cümlesiyle rasyonalize edilir.
Oysa hiçbir siyasal sistem, dışsal bir baskı olmadan kendini düzeltmez. Değişim, her zaman bir maliyet üretir. Bu maliyeti üstlenmeye hazır olmayan bir toplumda ise değişim talebi, yalnızca retorik düzeyde kalır.
Türkiye’de seçmen tam olarak bu noktada konumlanır:
Değişim ister, ama değişimin bedelini reddeder.
Ve bedel ödenmeyen hiçbir değişim, gerçekleşmez.
SONUÇ: SANDIĞIN ÖTESİNDEKİ KRİZ
Bugün Türkiye’de yaşanan şey, klasik bir iktidar-muhalefet çatışması değildir. Daha derin bir krizle karşı karşıyayız: yurttaşlık krizi.
Çünkü sorun, yalnızca kimlerin yönettiği değil; nasıl bir zihniyetin yönetimi mümkün kıldığıdır.
Seçmen, kendisini sistemin dışında konumlandırdığı sürece, bu döngü kırılmaz. Çünkü her seçim, yalnızca yeni bir başlangıç değil; aynı zamanda eski alışkanlıkların yeniden onaylanmasıdır.
Ve bu alışkanlıklar değişmediği sürece,
iktidarlar değişir, söylemler değişir, krizler değişir…
ama Türkiye’nin temel hikâyesi değişmez.
Çünkü bu hikâyenin yazarı,
siyasetçilerden önce,
onları var eden seçmendir.
Ve o seçmen değişmediği sürece,
hiçbir şey gerçekten değişmeyecektir.
