Ortadoğu’da savaşlar bir günde başlamaz. Onlar uzun yıllar boyunca biriken gerilimlerin, stratejik korkuların ve küresel güç mücadelelerinin sonucunda patlar. İsrail ile İran arasında başlayan açık çatışma da böyle bir sürecin sonucudur. Bu savaşın kökleri yalnızca bugünün politikalarında değil, son kırk yılın jeopolitiğinde yatmaktadır.
1979 İran Devrimi’nden sonra Ortadoğu’nun dengesi köklü biçimde değişti. ABD destekli Şah rejiminin devrilmesi yalnızca İran’da bir iktidar değişimi değildi; aynı zamanda bölgedeki Batı merkezli güvenlik mimarisine meydan okuyan yeni bir siyasi modelin ortaya çıkması anlamına geliyordu. İran İslam Cumhuriyeti kendisini yalnızca bir devlet olarak değil, emperyalizme karşı direniş söylemi üzerine kurulu ideolojik bir merkez olarak tanımladı.
Bu durum kısa sürede İsrail ile İran arasında derin bir stratejik rekabet yarattı.
İsrail açısından İran, sadece bölgesel bir rakip değil; uzun vadede askeri ve ideolojik bir tehdit olarak görüldü. İran ise İsrail’i ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakolu olarak değerlendirdi. Böylece iki ülke arasında doğrudan savaş yaşanmadan onlarca yıl süren bir “gölge savaş” başladı.
Bu gölge savaşın cepheleri genişti.
Suriye’de İran hedeflerine yapılan İsrail hava saldırıları…
Lübnan’da Hizbullah üzerinden yürütülen güç mücadelesi…
İranlı nükleer bilim insanlarına yönelik suikastlar…
Siber saldırılar ve sabotaj operasyonları…
Ortadoğu’nun görünmeyen savaşları uzun yıllar boyunca bu şekilde sürdü.
Ancak son yıllarda bölgedeki gerilim farklı bir evreye girdi. Gazze’de başlayan yeni savaş dalgası, Lübnan sınırındaki çatışmalar, Suriye’de artan hava saldırıları ve İran’ın askeri kapasitesinin büyümesi İsrail’in güvenlik doktrinini daha agresif hale getirdi.
İsrail stratejik çevrelerinde şu düşünce giderek güçlenmeye başladı:
“İran askeri kapasitesini kritik seviyeye ulaşmadan durdurulmalı.”
Bu düşünce İsrail’in İran içindeki askeri tesislere yönelik doğrudan saldırılarını hızlandırdı. İran’ın buna füze ve insansız hava araçlarıyla verdiği karşılık ise artık gölge savaşının sınırlarını aşan bir tablo ortaya çıkardı.
Ortadoğu yeni bir savaşa girmişti.
Bu savaşın en önemli özelliği, iki bölgesel gücün doğrudan karşı karşıya gelmesiydi. Çünkü İran ile İsrail arasında yaşanacak bir açık savaş yalnızca iki devletin meselesi olarak kalamazdı. Bölgedeki ittifaklar, askeri üsler ve enerji yolları bu çatışmayı çok daha büyük bir jeopolitik krize dönüştürme potansiyeline sahipti.
Ve gerçekten de kısa sürede savaşın üçüncü büyük aktörü sahneye çıktı:
Amerika Birleşik Devletleri.
ABD’nin Ortadoğu’daki askeri varlığı ve İsrail ile olan stratejik ittifakı bu çatışmayı küresel bir krize dönüştürebilecek en önemli faktördü.
İşte tam bu noktada dünya başkentlerinde şu soru sorulmaya başlandı:
Bu savaş yalnızca İsrail ile İran arasında mı kalacak, yoksa ABD’nin doğrudan müdahil olduğu daha büyük bir Ortadoğu savaşına mı dönüşecek?
Bu sorunun cevabı yalnızca askeri dengeleri değil, enerji piyasalarını, dünya ekonomisini ve bölgesel güç dengelerini de belirleyecekti.
Ve böylece Ortadoğu’daki savaşın ikinci büyük perdesi açıldı:
ABD’nin müdahalesi.
GÖLGE SAVAŞLARINDAN AÇIK SAVAŞA: İRAN–İSRAİL REKABETİNİN GERÇEK TARİHİ
Ortadoğu’da bugün patlayan savaşın köklerini anlamak için yalnızca bugünün olaylarına bakmak yeterli değildir. İsrail ile İran arasındaki düşmanlık son yıllarda ortaya çıkmış bir kriz değil, kırk yılı aşkın süredir büyüyen jeopolitik bir çatışmanın sonucudur. Bu çatışma bazen görünür, bazen görünmez biçimde ilerledi; ancak hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı.
1979 İran Devrimi bu hikâyenin başlangıç noktasıdır.
Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde İran ile İsrail arasında gizli ama güçlü bir ilişki vardı. Her iki ülke de o dönemde ABD’nin Ortadoğu’daki müttefikleri olarak görülüyordu. İran petrolünü İsrail’e satıyor, İsrail İran’a askeri teknoloji sağlıyordu. Bu ilişki Ortadoğu’nun resmi diplomasi sahnesinde çok görünür olmasa da stratejik açıdan önemliydi.
Ancak 1979’da İran’da yaşanan devrim bu dengeyi tamamen değiştirdi.
Ayetullah Humeyni liderliğinde kurulan İran İslam Cumhuriyeti, dış politikasını açık biçimde anti-emperyalist ve anti-Siyonist bir çizgi üzerine kurdu. İsrail artık İran’ın resmi söyleminde yalnızca bir devlet değil, bölgedeki Batı hegemonyasının sembolü olarak görülüyordu.
Bu noktadan sonra İran ile İsrail arasında doğrudan diplomatik ilişki tamamen koptu.
Fakat bu kopuş sadece diplomatik değildi. Aynı zamanda Ortadoğu’daki stratejik rekabetin başlangıcıydı.
İran yeni rejimle birlikte bölgesel nüfuzunu artırmaya başladı. Irak savaşından sonra Tahran yönetimi Ortadoğu’da farklı ittifaklar kurarak geniş bir etki alanı oluşturdu. Lübnan’daki Hizbullah bu stratejinin en önemli parçalarından biri haline geldi. Irak’ta ve Suriye’de İran’a yakın milis yapılar güç kazandı.
Bu gelişmeler İsrail açısından ciddi bir güvenlik tehdidi olarak algılandı.
Çünkü İsrail’in güvenlik doktrini, çevresindeki potansiyel tehditlerin erken aşamada sınırlandırılması üzerine kuruludur. İran’ın bölgesel etkisinin büyümesi İsrail strateji çevrelerinde “çevreleme” olarak yorumlandı.
Böylece iki ülke arasında doğrudan savaş olmadan süren uzun bir rekabet başladı.
Bu rekabet çoğu zaman “gölge savaşları” şeklinde yürütüldü.
İranlı nükleer bilim insanlarına yönelik suikastlar, İsrail’in Suriye’de İran hedeflerine düzenlediği hava saldırıları, siber sabotaj operasyonları ve bölgesel milis güçler üzerinden yürütülen vekalet savaşları bu gölge mücadelenin parçalarıydı.
Özellikle İran’ın nükleer programı bu rekabetin merkezine yerleşti.
Batılı ülkeler ve İsrail, İran’ın nükleer teknoloji geliştirmesinin uzun vadede askeri bir kapasiteye dönüşebileceğinden endişe ediyordu. İran ise bu programın enerji ve bilimsel gelişim amacı taşıdığını savunuyordu.
Bu tartışma yıllarca diplomatik krizlerin merkezinde yer aldı.
Ekonomik yaptırımlar, uluslararası müzakereler ve gizli operasyonlar İran nükleer programı etrafında şekillendi. Fakat bu süreç aynı zamanda İran ile İsrail arasındaki güvensizliği daha da derinleştirdi.
Son yıllarda ise bu rekabet daha açık bir askeri boyuta taşındı.
Suriye’de İran hedeflerine yapılan İsrail hava saldırıları artarken, İran da bölgesel müttefikleri aracılığıyla İsrail’e karşı askeri kapasitesini güçlendirdi. Gazze’de yaşanan savaşlar, Lübnan sınırındaki gerilimler ve Suriye’deki askeri hareketlilik Ortadoğu’daki tansiyonu sürekli yükseltti.
Ve sonunda gölge savaşlarının sınırları aşıldı.
İsrail’in İran içindeki askeri hedeflere yönelik doğrudan saldırıları ve İran’ın buna verdiği füze karşılıkları artık gizli bir rekabet değil, açık bir savaşın başlangıcıydı.
Ortadoğu’nun uzun süredir korkulan senaryosu gerçekleşmişti:
İsrail ile İran doğrudan karşı karşıya gelmişti.
Ancak bu savaşın kaderini belirleyecek en önemli unsur yalnızca iki ülkenin askeri gücü değildi. Çünkü Ortadoğu’daki hiçbir büyük çatışma küresel güçlerden bağımsız değildir.
Bu nedenle savaşın üçüncü ve en büyük aktörünün devreye girmesi kaçınılmazdı.
Amerika Birleşik Devletleri.
ABD’nin askeri üsleri, donanması ve İsrail ile olan stratejik ittifakı bu savaşın yönünü tamamen değiştirebilecek bir güçtü.
Ve gerçekten de savaşın büyümesiyle birlikte Washington’un tavrı dünya siyasetinin merkezine yerleşti.
Şimdi Ortadoğu’daki savaşın kaderini belirleyecek yeni soru şuydu:
ABD bu savaşa doğrudan girecek mi?
Bu sorunun cevabı sadece Ortadoğu’yu değil, küresel ekonomiyi ve enerji sistemini de etkileyebilirdi.
Çünkü Amerika’nın müdahil olduğu bir savaş artık bölgesel değil, küresel bir kriz anlamına gelirdi.
ABD’NİN MÜDAHALESİ: BÖLGESEL SAVAŞIN KÜRESEL KRİZE DÖNÜŞMESİ
Ortadoğu’daki hiçbir savaş yalnızca bölgesel kalmaz. Bunun nedeni yalnızca coğrafya değildir; asıl neden Ortadoğu’nun modern dünya sisteminin enerji merkezi olmasıdır. İsrail ile İran arasında başlayan savaşın hızla küresel bir krize dönüşme ihtimali de tam olarak bu gerçeğin sonucudur.
İsrail ile İran arasında çatışma başladığında dünya başkentlerinde ilk sorulan soru şuydu:
Amerika Birleşik Devletleri ne yapacak?
Bu soru tesadüf değildir. Çünkü II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan uluslararası sistemde Ortadoğu’nun güvenlik mimarisinin en güçlü aktörü ABD olmuştur. Washington uzun yıllardır bölgedeki enerji yollarını, askeri dengeleri ve stratejik ittifakları doğrudan şekillendiren bir güç olarak hareket etmektedir.
ABD’nin Ortadoğu stratejisi üç temel sütuna dayanır.
Birincisi enerji güvenliğidir. Basra Körfezi’nden çıkan petrol ve doğalgaz dünya ekonomisinin can damarlarından biridir. Bu enerji akışının kesintiye uğramaması Washington için yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir zorunluluktur.
İkinci sütun İsrail’in güvenliğidir. ABD siyasetinde İsrail’in güvenliği uzun yıllardır stratejik bir öncelik olarak kabul edilir. Bu nedenle İsrail’e yönelik ciddi bir tehdit ortaya çıktığında Washington genellikle askeri ve diplomatik olarak devreye girer.
Üçüncü sütun ise bölgesel güç dengelerinin kontrolüdür. ABD, Ortadoğu’da tek bir ülkenin bölgesel hegemon haline gelmesini istemez. Bu nedenle bölgedeki güç dengeleri dikkatle yönetilmeye çalışılır.
İran bu stratejik denklemin merkezinde yer alır.
1979 devriminden sonra İran ile ABD arasındaki ilişkiler hızla düşmanlığa dönüştü. İran’ın Batı karşıtı söylemi, ABD’nin bölgedeki müttefikleriyle yaşadığı gerilimler ve nükleer program tartışmaları bu çatışmayı daha da derinleştirdi.
Bu nedenle İran ile İsrail arasında başlayan savaş Washington için yalnızca iki ülke arasındaki bir çatışma değildir. Aynı zamanda ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik düzeninin test edildiği bir krizdir.
Savaşın ilk günlerinde ABD yönetimi dikkatli bir dil kullanmaya çalıştı. Washington, çatışmanın büyümesini istemediğini ve bölgesel savaş riskinden kaçınılması gerektiğini açıkladı.
Ancak sahadaki askeri hareketlilik bu açıklamaların ötesinde bir tablo ortaya koyuyordu.
ABD donanmasının Basra Körfezi’ndeki varlığı artırıldı. Bölgeye yeni hava savunma sistemleri gönderildi. Amerikan üslerinde güvenlik önlemleri yükseltildi. Bu gelişmeler Washington’un olası bir askeri müdahale ihtimalini tamamen dışlamadığını gösteriyordu.
Ortadoğu’daki savaşların en tehlikeli yanı da budur.
Başlangıçta sınırlı görünen bir çatışma, büyük güçlerin müdahil olmasıyla hızla genişleyebilir. Tarih bunun birçok örneğini gösterir.
1991 Körfez Savaşı, 2003 Irak işgali ve Afganistan operasyonu başlangıçta bölgesel krizler olarak görülse de kısa sürede küresel askeri operasyonlara dönüşmüştür.
İran krizi ise bu örneklerden daha karmaşık bir tablo sunar.
Çünkü İran yalnızca kendi sınırları içinde savaşan bir devlet değildir. İran’ın Ortadoğu’nun farklı bölgelerinde kurduğu geniş bir stratejik ağ bulunmaktadır.
Lübnan’daki Hizbullah, Irak’taki Şii milis gruplar, Suriye’deki askeri varlık ve Yemen’deki müttefik yapılar İran’ın bölgesel stratejisinin parçalarıdır.
Bu nedenle İran’a yönelik büyük bir askeri saldırı yalnızca İran topraklarında kalmayabilir.
Ortadoğu’nun farklı bölgelerinde yeni cepheler açılabilir.
Lübnan sınırında Hizbullah ile İsrail arasında geniş çaplı bir savaş başlayabilir. Irak’taki milis güçler ABD üslerini hedef alabilir. Yemen’deki çatışmalar Körfez’deki enerji hatlarını etkileyebilir.
Bu durum savaşın kontrol edilmesini çok daha zor hale getirir.
Fakat bu jeopolitik krizin belki de en kritik boyutu askeri cephelerden bile daha büyük bir etkiye sahiptir.
Enerji.
Çünkü Ortadoğu’daki savaşların gerçek gücü çoğu zaman petrol tankerlerinin geçtiği deniz yollarında ortaya çıkar.
İran’ın elinde ise bu enerji sistemini doğrudan etkileyebilecek çok güçlü bir koz vardır.
Hürmüz Boğazı.
Eğer İran bu stratejik geçidi kapatma kararı alırsa, dünya ekonomisi büyük bir enerji şokuyla karşı karşıya kalabilir.
Bu nedenle İsrail ile İran arasındaki savaş yalnızca askeri bir çatışma değildir. Aynı zamanda küresel enerji sistemini tehdit eden bir krizdir.
Ve bu bizi savaşın bir sonraki ve belki de en kritik boyutuna götürür.
Hürmüz Boğazı krizi.
HÜRMÜZ BOĞAZI: DÜNYA ENERJİ SİSTEMİNİN KIRILMA NOKTASI
Ortadoğu’daki savaşların gerçek gücü çoğu zaman tankların ve füzelerin ötesinde bir yerde ortaya çıkar: enerji yollarında. İsrail ile İran arasında başlayan savaşın küresel krize dönüşme ihtimalinin en büyük nedeni de tam olarak burada yatmaktadır. Çünkü İran’ın elinde yalnızca askeri kapasite değil, aynı zamanda dünya ekonomisini doğrudan etkileyebilecek bir stratejik koz vardır.
Bu kozun adı Hürmüz Boğazıdır.
Basra Körfezi ile Umman Denizi arasında bulunan bu dar deniz geçidi, modern dünya ekonomisinin en kritik enerji koridorlarından biridir. Körfez ülkelerinden çıkan petrol ve doğalgaz tankerleri bu boğazdan geçerek dünya pazarlarına ulaşır. Küresel petrol ticaretinin önemli bir bölümü her gün bu dar geçitten geçmektedir.
Bu nedenle Hürmüz Boğazı yalnızca coğrafi bir geçit değildir. Aynı zamanda küresel enerji sisteminin kalbidir.
İran bu coğrafyanın kuzey kıyısında yer alır ve boğazın güvenliği üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Bu durum Tahran yönetimine savaş dönemlerinde büyük bir stratejik avantaj sağlar. İranlı askeri yetkililer uzun yıllardır şu mesajı açık şekilde vermiştir: Eğer İran’a karşı büyük bir askeri saldırı gerçekleşirse, Hürmüz Boğazı kapatılabilir.
Bu açıklama yalnızca askeri bir tehdit değildir. Aynı zamanda küresel ekonomiye yönelik bir uyarıdır.
İsrail ile İran arasındaki savaşın büyümesiyle birlikte bu senaryo yeniden gündeme gelmiştir. İran donanmasının Körfez’deki hareketliliği, boğaz çevresinde artan askeri faaliyetler ve petrol tankerlerinin güvenliğine yönelik endişeler dünya piyasalarında ciddi bir tedirginlik yaratmıştır.
Enerji piyasaları bu tür krizlere çok hızlı tepki verir. Petrol fiyatlarının yükselmesi yalnızca enerji sektörünü değil, bütün dünya ekonomisini etkiler. Ulaşım maliyetleri artar, sanayi üretimi pahalanır ve enflasyon küresel ölçekte yükselir.
Bu nedenle Hürmüz Boğazı’nda yaşanabilecek bir kriz yalnızca Ortadoğu ülkelerinin meselesi değildir. Avrupa’dan Asya’ya kadar uzanan geniş bir ekonomik zinciri doğrudan etkileyebilir.
ABD’nin Basra Körfezi’ndeki askeri varlığının en önemli nedenlerinden biri de tam olarak budur. Washington uzun yıllardır Körfez’de güçlü bir donanma bulundurarak enerji yollarının güvenliğini sağlamaya çalışmaktadır. Amerikan donanmasının bölgedeki varlığı yalnızca askeri bir güç gösterisi değil, aynı zamanda küresel enerji ticaretinin korunması için kurulmuş bir güvenlik mekanizmasıdır.
Ancak savaş dönemlerinde bu mekanizma ciddi sınavlarla karşı karşıya kalabilir.
İran’ın sahip olduğu deniz mayınları, hızlı saldırı botları, kıyıdan fırlatılan füze sistemleri ve insansız hava araçları Hürmüz Boğazı’nda ciddi bir tehdit oluşturabilir. Bu nedenle askeri analistler yıllardır şu soruyu tartışmaktadır:
Eğer İran gerçekten Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya kalkarsa, dünya buna nasıl tepki verir?
Böyle bir durumda ABD ve müttefiklerinin askeri müdahalesi neredeyse kaçınılmaz hale gelir. Çünkü enerji yollarının kapanması yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda küresel güvenlik meselesidir.
Ortadoğu’daki savaşların çoğu zaman enerji rekabetiyle bağlantılı olduğu düşünülürse, Hürmüz Boğazı bu rekabetin en kritik düğüm noktalarından biridir.
Ancak İsrail ile İran arasındaki savaş yalnızca enerji yolları ve askeri cephelerle sınırlı kalmamıştır.
Savaşın en dramatik gelişmelerinden biri, İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in öldürülmesi olmuştur.
Bu olay Ortadoğu’daki krizin yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi ve ideolojik boyutlara da sahip olduğunu göstermektedir. Çünkü Hamaney yalnızca bir devlet lideri değildi. İran İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik ve siyasi sisteminin merkezindeki figürlerden biriydi.
Onun ölümü İran’da yalnızca bir liderlik boşluğu yaratmakla kalmamış, aynı zamanda rejimin geleceği hakkında çok büyük bir tartışmayı da başlatmıştır.
Bu nedenle savaşın bir sonraki ve belki de en kritik boyutu İran’ın iç siyasetinde ortaya çıkmaktadır.
Ali Hamaney’in ölümü sonrası ortaya çıkan güç mücadelesi.
ALİ HAMANEY SUİKASTI: İRAN’DA REJİM KRİZİ VE DEVLET İÇİ SIZMA TARTIŞMASI
Ortadoğu’daki büyük savaşlar çoğu zaman yalnızca sınırları değil, rejimleri de sarsar. İsrail ile İran arasında başlayan savaşın en dramatik ve tarihsel sonuçlarından biri İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in öldürülmesi olmuştur. Bu olay yalnızca bir liderin hayatını kaybetmesi değildir; İran İslam Cumhuriyeti’nin kurduğu siyasi düzenin merkezindeki bir figürün ortadan kalkması anlamına gelir.
Ancak Hamaney’in öldürülmesi yalnızca askeri bir operasyon değildir. Aynı zamanda modern istihbarat savaşlarının en çarpıcı örneklerinden biri olarak görülmektedir.
Bu nedenle İran’daki kriz yalnızca “bir suikast” meselesi değildir.
Bu olay aynı zamanda İran devletinin güvenlik yapısına yönelik çok daha büyük bir soruyu gündeme getirmiştir.
Hamaney nasıl öldürüldü?
-CIA/MOSSAD, Hamaney başta olmak üzere üst düzey siyasi ve askeri kadroyu sürekli izliyordu. Bu bir sır değildi.
-ABD, bölgede askeri konuşlanmasını tamamladıktan sonra düğmeye basma sırası gelmişti.
-28 Şubat 2026 Cumartesi sabahı Tahran’da Yüce Liderlik Kompleksi’nde (Hamaney’in çalışma yerinde) üst düzey bir toplantı yapılacağı, toplantıya Hamaney’in başkanlık edeceği CIA/MOSSAD tarafından Trump ve Netanyahu’ya bildirildi. İstihbarat teyit edildi.
-Trump ve Netanyahu düğmeye bastı ve saldırı gerçekleşti. Hamaney dahil üst düzey siyasi ve askeri kadronun bir bölümü öldürüldü.
İran yönetiminin böyle stratejik bir hatayı yapacağını ABD ve İsrail muhtemelen tahmin etmemişti.
Burada ortaya çıkan asıl soru saldırının kendisinden daha büyüktür.
Bu toplantının yapılmasını kim organize etti?
Toplantı yeri ve zamanı konusunda Hamaney’i kim ikna etti?
Sığınak varken ve ABD/İsrail’in saldıracağı gerçeği ortadayken tehlike olmadığı konusunda Hamaney ve diğerlerini kim ikna etti?
Büyük bir olasılıkla Hamaney’in en güvendiği yetkili veya yetkililer bu toplantı yeri ve zamanını seçtiler ve ABD/İsrail’in istediğini yaptılar.
Hiçbir devlet, hiçbir ordu ve hiçbir istihbarat örgütü bu hatayı yapmaz.
ABD’ye ilk sığınan veya sığınacak yetkilileri gördüğümüzde bu durum ortaya açığa çıkacaktır. Ama İran istihbaratının şüpheli olduğu konusu göz ardı edilmemelidir.
Hamaney, İran Genelkurmay Başkanı, İran Devrim Muhafızları Komutanı, Savunma Bakanı ve Savunma Konseyi Sekreteri öldürüldüğüne göre; şüpheli bunlara tehlike yok raporu veren makamdır.
Bu nedenle Hamaney suikastı yalnızca bir askeri operasyon olarak görülmemelidir.
Bu olay İran devletinin güvenlik mimarisi içinde çok ciddi bir iç sızma ihtimalini gündeme getirmiştir.
Ortadoğu tarihinde benzer örnekler vardır. Devletlerin en üst düzey kadrolarının hedef alındığı operasyonlar çoğu zaman yalnızca dış istihbaratın başarısı değil, aynı zamanda içeriden gelen bilgi akışının sonucudur.
Bu nedenle İran’da yaşanan bu olay yalnızca bir lider kaybı değildir.
Bu olay İran İslam Cumhuriyeti’nin kurduğu siyasi düzenin merkezindeki güç dengelerini de sarsmıştır.
Ali Hamaney yaklaşık otuz yılı aşkın bir süre boyunca İran siyasetinin en güçlü figürüydü. İran’ın devlet yapısı klasik cumhuriyet sistemlerinden farklıdır. Bu sistemde en yüksek siyasi otorite cumhurbaşkanı değil, “Rehber” olarak adlandırılan dini liderdir.
Hamaney bu makamın ikinci sahibi olarak İran devletinin ideolojik yönünü, askeri stratejisini ve bölgesel politikasını belirleyen en önemli isimlerden biri olmuştur.
Bu nedenle Hamaney’in ölümü İran’da yalnızca bir lider değişimi değil, aynı zamanda sistemin en önemli sütunlarından birinin sarsılması anlamına gelir.
İran’ın siyasi yapısı üç büyük güç merkezinin dengesi üzerine kuruludur.
Bunlar:
Dini liderlik makamı,
Devrim Muhafızları,
ve seçilmiş siyasi kurumlar olan cumhurbaşkanlığı ile parlamentodur.
Ali Hamaney bu dengeyi bir arada tutan merkezi figürdü.
Onun ölümüyle birlikte İran siyasetinde yeni bir güç mücadelesi başlaması kaçınılmazdır.
İran anayasasına göre yeni dini lideri seçme yetkisi Uzmanlar Meclisi adlı kuruma aittir. Ancak pratikte bu süreç yalnızca hukuki bir seçim değildir. İran’daki gerçek güç dengeleri bu seçimin arkasındaki siyasi mücadeleleri belirler.
Bu noktada en kritik aktör İran Devrim Muhafızlarıdır.
Devrim Muhafızları yalnızca askeri bir güç değildir. Aynı zamanda İran ekonomisinin önemli bir bölümünü kontrol eden devasa bir kurumsal yapı haline gelmiştir.
Enerji sektörü, inşaat projeleri, savunma sanayisi ve birçok stratejik ekonomik alan bu kurumun etkisi altındadır.
Bu nedenle İran’da oluşan liderlik boşluğunda Devrim Muhafızları’nın rolü belirleyici olacaktır.
Bazı analistler bu sürecin İran’ı daha güvenlikçi ve daha askeri bir yönetime doğru sürükleyebileceğini düşünmektedir.
Yani İran’daki siyasi sistem zamanla daha fazla askeri elitin etkisi altına girebilir.
Ancak İran iç siyasetindeki tartışmalar bununla sınırlı değildir.
Batılı strateji çevrelerinde uzun süredir konuşulan bir senaryo da yeniden gündeme gelmiştir:
İran’da rejim değişikliği.
Ancak İran’da bugün yaşanan kriz yalnızca bir liderlik değişimi meselesi değildir. Bu olay aynı zamanda modern Ortadoğu’nun acı bir gerçeğini yeniden ortaya koymuştur: Bu coğrafyada devletler çoğu zaman dışarıdan yıkılmaz, içeriden çözülür. Büyük güçler savaşları yalnızca uçaklarla, füzelerle ve ordularla kazanmaz; bazen bir devletin en kritik toplantı masasının yerini ve saatini bilen bir kişi, en güçlü ordulardan daha etkili olabilir. Eğer Hamaney gerçekten içeriden verilen bir bilgiyle hedef alındıysa, bu durum İran için yalnızca bir güvenlik zaafı değil, devlet aklının en derin krizlerinden biri anlamına gelir. Çünkü Ortadoğu’nun tarihine bakıldığında en büyük kırılmalar çoğu zaman cephe hatlarında değil, devletlerin kendi iç koridorlarında yaşanmıştır. Ve eğer bu suikast gerçekten içeriden sızan bir bilgiyle mümkün olduysa, o zaman İran için asıl tehlike İsrail’in füzeleri değil, devletin içine sızmış görünmez ellerdir.
İRAN’IN İÇ DİNAMİKLERİ: ETNİK YAPI, DEVLETİN GELECEĞİ VE PARÇALANMA TARTIŞMALARI
İran’da yaşanan her büyük siyasi kriz yalnızca iktidarın kimde olacağı meselesini değil, aynı zamanda devletin bütünlüğünü de tartışmaya açar. Ali Hamaney’in öldürülmesi sonrası ortaya çıkan liderlik boşluğu ve İsrail ile süren savaşın yarattığı baskı, İran’ın iç dinamiklerini yeniden dünya gündemine taşımıştır.
Çünkü İran yalnızca ideolojik bir rejim değildir. Aynı zamanda çok katmanlı bir toplumsal yapıya sahip büyük bir devlettir.
Bugün İran nüfusu yaklaşık doksan milyona yaklaşmaktadır ve bu nüfus tek bir etnik yapıdan oluşmaz. İran tarihsel olarak farklı halkların, dillerin ve kültürlerin bir arada yaşadığı bir coğrafyadır. Persler ülkenin siyasi merkezini oluştururken Azeriler, Kürtler, Beluçlar, Araplar ve Türkmenler de İran toplumunun önemli parçalarıdır.
Bu çeşitlilik İran’ın hem gücü hem de kırılganlığıdır.
İran devleti uzun yıllar boyunca güçlü merkezi kurumlar aracılığıyla bu toplumsal çeşitliliği kontrol altında tutmayı başarmıştır. Ancak büyük siyasi krizler ortaya çıktığında bu dengeler hızla değişebilir.
İran’ın kuzeybatısında yaşayan Azeriler ülkenin en büyük etnik topluluklarından biridir. Tebriz ve çevresindeki bölgelerde yoğunlaşan bu nüfus İran devletinin ekonomik ve siyasi hayatında önemli bir yer tutar. Hatta İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in de Azeri kökenli olduğu bilinmektedir. Bu nedenle İran Azerilerinin büyük bir kısmı devlet sistemi içinde güçlü bir konuma sahiptir.
Batı bölgelerinde yaşayan Kürt nüfus ise farklı bir siyasi dinamiğe sahiptir. İran Kürtleri uzun yıllardır kültürel haklar ve yerel siyasi temsil konularında talepler dile getirmiştir. Bu bölgelerde zaman zaman silahlı örgütlerin ortaya çıkması İran güvenlik kurumları için sürekli bir hassasiyet yaratmıştır.
İran’ın güneydoğusunda yaşayan Beluç topluluğu ise ülkenin en yoksul bölgelerinden birinde yaşamaktadır. Pakistan ve Afganistan sınırına yakın bu bölgede ekonomik geri kalmışlık ve güvenlik sorunları sık sık gündeme gelmektedir.
Güneybatıda bulunan Huzistan bölgesi ise ayrı bir stratejik öneme sahiptir. Bu bölgede yaşayan Arap nüfusun varlığı ve İran petrol rezervlerinin önemli bir bölümünün burada bulunması, Huzistan’ı İran devletinin en hassas bölgelerinden biri haline getirmiştir.
Bu etnik çeşitlilik nedeniyle bazı Batılı strateji çevreleri uzun yıllardır İran’ın olası bir kriz durumunda parçalanabileceği senaryolarını tartışmaktadır.
Ancak bu tür analizlerin çoğu zaman gerçekliği abarttığı da unutulmamalıdır.
İran devleti tarihsel olarak güçlü bir merkezi yönetim geleneğine sahiptir. Safevilerden Kaçarlar’a, Pehlevi döneminden İslam Cumhuriyeti’ne kadar uzanan devlet yapısı İran toplumunda güçlü bir siyasi merkez oluşturmuştur.
Bu nedenle İran’ın kısa vadede tamamen parçalanması çok düşük ihtimal olarak görülmektedir.
Ancak yine de Ali Hamaney’in ölümü, İsrail ile süren savaş ve ekonomik baskılar birleştiğinde İran içinde ciddi bir istikrarsızlık ortaya çıkabilir.
Bu istikrarsızlık yalnızca iç politikayı değil, İran’ın Ortadoğu’daki bölgesel etkisini de doğrudan etkiler.
İran uzun yıllardır Ortadoğu’da geniş bir stratejik ağ kurmuştur. Irak’ta İran’a yakın milis gruplar, Suriye’de askeri varlık, Lübnan’da Hizbullah ve Yemen’de müttefik güçler İran’ın bölgesel stratejisinin parçalarıdır.
Bu ağ İran’ın bölgesel nüfuzunu güçlendiren önemli bir araç olmuştur.
Ancak İran içinde ortaya çıkabilecek bir siyasi kriz bu ağın bazı parçalarını zayıflatabilir.
Eğer İran merkezi otoritesini korumakta zorlanırsa, Ortadoğu’da büyük bir jeopolitik boşluk ortaya çıkabilir.
Tarih bize şunu gösterir: Ortadoğu’da ortaya çıkan güç boşlukları genellikle yeni savaşların başlangıcı olur.
Irak’ta Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesi sonrasında ortaya çıkan kaos bunun en açık örneklerinden biridir. Devlet otoritesinin zayıflaması yalnızca bir yönetim değişikliği değil, aynı zamanda uzun yıllar süren istikrarsızlık yaratmıştır.
İran gibi büyük bir devletin benzer bir krizle karşı karşıya kalması Ortadoğu’nun bütün dengelerini değiştirebilir.
İsrail’in askeri stratejisi, ABD’nin bölgedeki planları, Körfez ülkelerinin güvenlik politikaları ve Rusya ile Çin’in küresel stratejileri bu yeni tabloya göre yeniden şekillenebilir.
Yani İran’daki kriz yalnızca bir ülkenin iç meselesi değildir.
Bu kriz Ortadoğu’nun geleceğini belirleyebilecek büyük bir jeopolitik dönüşümün başlangıcı olabilir.
Ve bu noktada savaşın bir sonraki sorusu ortaya çıkar:
İran zayıflarsa Ortadoğu’nun güç dengesi nasıl değişecektir?
ORTADOĞU’DA YENİ GÜÇ DENGESİ: İSRAİL, ABD VE İRAN SONRASI BÖLGESEL JEOPOLİTİK
Ortadoğu tarihine bakıldığında büyük savaşların yalnızca sınırları değil, güç dengelerini de değiştirdiği görülür. İsrail ile İran arasında başlayan savaş ve Ali Hamaney’in öldürülmesiyle birlikte İran’ın siyasi yapısının sarsılması ihtimali, bölgedeki bütün aktörleri doğrudan etkileyen yeni bir jeopolitik dönemin kapısını aralamaktadır.
İran uzun yıllardır Ortadoğu’nun en önemli güç merkezlerinden biridir. Sadece askeri kapasitesiyle değil, aynı zamanda bölgesel nüfuz ağıyla da dikkat çeker. Irak’taki milis yapılar, Suriye’deki askeri varlık, Lübnan’daki Hizbullah ve Yemen’deki müttefik gruplar İran’ın bölgesel stratejisinin parçalarıdır.
Bu nedenle İran’ın zayıflaması veya iç siyasi krizle karşı karşıya kalması, Ortadoğu’da büyük bir güç boşluğu yaratabilir.
Bu boşluk ortaya çıktığında bölgedeki diğer aktörlerin hızla harekete geçmesi kaçınılmazdır.
Bu aktörlerin başında İsrail gelir.
İsrail uzun yıllardır İran’ı bölgedeki en büyük stratejik rakip olarak görmektedir. İran’ın askeri kapasitesinin zayıflaması veya bölgesel nüfuzunun kırılması, İsrail açısından büyük bir stratejik avantaj anlamına gelir.
İsrail güvenlik doktrini potansiyel tehditleri erken aşamada etkisiz hale getirmeye dayanır. Bu nedenle İran’ın askeri kapasitesinin zayıflaması, İsrail’in Ortadoğu’daki askeri üstünlüğünü daha da güçlendirebilir.
Ancak Ortadoğu’daki güç dengeleri yalnızca İsrail ile sınırlı değildir.
Körfez ülkeleri de İran’ın zayıflamasını dikkatle izleyen aktörler arasındadır. Özellikle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri uzun yıllardır İran ile bölgesel rekabet içindedir.
İran’ın zayıflaması Körfez ülkelerinin bölgesel siyasette daha güçlü bir rol oynamasına zemin hazırlayabilir. Bu ülkeler enerji gelirleri ve ekonomik kapasiteleri sayesinde Ortadoğu’da yeni ittifaklar kurma potansiyeline sahiptir.
Fakat bu jeopolitik tablonun en belirleyici aktörü yine Amerika Birleşik Devletleri olmaya devam eder.
ABD uzun yıllardır Ortadoğu’daki güvenlik mimarisinin en güçlü aktörüdür. Basra Körfezi’ndeki askeri üsler, donanma gücü ve bölgedeki müttefikleri Washington’un Ortadoğu politikasının temel araçlarıdır.
İran’ın zayıflaması ABD açısından iki farklı sonuç doğurabilir.
Birincisi stratejik bir rakibin güç kaybetmesi anlamına gelir. Bu durum Washington’un Ortadoğu’daki askeri ve siyasi etkisini artırabilir.
Ancak ikinci sonuç çok daha karmaşıktır.
İran gibi büyük bir devletin zayıflaması veya iç kriz yaşaması, bölgede kontrol edilmesi zor bir kaos ortamı yaratabilir. Irak işgali sonrası ortaya çıkan istikrarsızlık bunun en açık örneklerinden biridir.
Bu nedenle ABD açısından İran’ın tamamen çökmesi her zaman tercih edilen bir senaryo değildir. Çünkü büyük devletlerin ani çöküşleri çoğu zaman yeni savaşların ve yeni radikal hareketlerin ortaya çıkmasına neden olur.
Ortadoğu’nun son yirmi yılı bu gerçeğin sayısız örneğini göstermiştir.
Bu nedenle İran krizi yalnızca bir ülkenin güç kaybı değil, aynı zamanda bütün bölgenin yeniden şekillenmesi anlamına gelebilir.
Irak’taki siyasi dengeler değişebilir.
Suriye’deki savaşın yönü farklı bir noktaya evrilebilir.
Lübnan’da Hizbullah’ın konumu yeniden tartışılabilir.
Körfez ülkeleri güvenlik politikalarını değiştirebilir.
Bütün bu gelişmeler Ortadoğu’da yeni bir güç dengesi oluşturabilir.
Ancak bu büyük jeopolitik dönüşümün en kritik etkilerinden biri Türkiye üzerinde ortaya çıkacaktır.
Çünkü Türkiye yalnızca bölgesel bir ülke değildir.
Türkiye Avrupa, Ortadoğu ve Avrasya arasında stratejik bir köprü konumundadır. Bu nedenle Ortadoğu’da yaşanan her büyük kriz Türkiye’nin güvenlik politikalarını, ekonomisini ve dış politikasını doğrudan etkiler.
İran’da yaşanan siyasi kriz ve İsrail ile devam eden savaş Türkiye için hem risk hem de yeni diplomatik fırsatlar yaratabilir.
Ancak bu tabloyu anlamak için şu soruyu sormak gerekir:
Ortadoğu’daki bu büyük jeopolitik kırılma Türkiye’yi nasıl etkileyecek?
BÖLGESEL DEPREMİN TÜRKİYE’YE ETKİLERİ: GÜVENLİK, EKONOMİ VE JEOPOLİTİK
Ortadoğu’da meydana gelen büyük krizler hiçbir zaman yalnızca çatışmanın taraflarını etkilemez. Bu coğrafyada bir ülkede başlayan savaş, kısa sürede bütün bölgenin siyasi ve ekonomik dengelerini sarsan bir dalga yaratır. İsrail ile İran arasında başlayan savaş ve İran’daki siyasi belirsizlik de Türkiye açısından tam olarak böyle bir jeopolitik deprem anlamına gelmektedir.
Türkiye bu krizden coğrafi olarak uzak değildir. İran ile yaklaşık beş yüz kilometreyi aşan bir kara sınırına sahip olan Türkiye, Ortadoğu’daki en önemli komşuluk ilişkilerinden birini İran ile paylaşmaktadır. Bu nedenle İran’da yaşanan her siyasi veya askeri gelişme Türkiye’nin güvenlik politikalarını doğrudan etkiler.
İsrail ile İran arasındaki savaşın büyümesi ve İran’daki siyasi yapının sarsılması Türkiye için üç temel risk alanı yaratmaktadır.
Birincisi güvenlik riskidir.
İran’da ortaya çıkabilecek bir siyasi kriz veya devlet zayıflaması sınır bölgelerinde yeni güvenlik sorunları doğurabilir. Ortadoğu’daki çatışmalar çoğu zaman devlet otoritesinin zayıfladığı alanlarda silahlı örgütlerin hareket alanını genişletir. Irak ve Suriye’de yaşanan süreç bunun en açık örneklerinden biridir.
Türkiye açısından özellikle İran’ın batısındaki Kürt bölgelerinde yaşanabilecek istikrarsızlık dikkatle takip edilmesi gereken bir gelişmedir. İran’da faaliyet gösteren bazı silahlı yapılar bölgesel güvenlik dengelerini etkileyebilir. Bu nedenle Türkiye’nin doğu sınırındaki güvenlik politikaları büyük önem taşımaktadır.
İkinci risk alanı göç hareketleridir.
Ortadoğu’daki büyük savaşlar genellikle milyonlarca insanın yer değiştirmesine neden olur. Suriye iç savaşı Türkiye’ye milyonlarca sığınmacının gelmesine yol açmış ve bu durum Türkiye’nin sosyal ve ekonomik dengeleri üzerinde uzun süreli etkiler yaratmıştır.
İran’da ortaya çıkabilecek büyük bir kriz benzer bir göç dalgasını tetikleyebilir. İran nüfusunun büyüklüğü düşünüldüğünde böyle bir hareketin bölgesel etkileri çok daha geniş olabilir.
Üçüncü risk ise ekonomik boyuttur.
Ortadoğu’daki savaşların en hızlı hissedilen etkisi enerji fiyatlarında ortaya çıkar. İran ile İsrail arasında başlayan savaşın Hürmüz Boğazı’nı etkilemesi durumunda dünya petrol fiyatlarında büyük bir artış yaşanabilir. Türkiye enerji ithalatına büyük ölçüde bağımlı bir ülkedir ve petrol fiyatlarındaki artış doğrudan Türkiye ekonomisini etkiler.
Enerji maliyetlerinin yükselmesi ulaşım fiyatlarından gıda maliyetlerine kadar birçok ekonomik alanı etkileyebilir.
Ancak bu tablo yalnızca risklerden ibaret değildir.
Türkiye aynı zamanda bu krizin ortasında önemli bir diplomatik rol üstlenebilecek nadir ülkelerden biridir. Türkiye hem Batı dünyasıyla hem de Ortadoğu ülkeleriyle iletişim kurabilen az sayıdaki ülkelerden biridir.
Ankara yönetimi geçmişte birçok uluslararası kriz sırasında arabuluculuk rolü oynamaya çalışmıştır. Rusya ile Ukrayna arasında yürütülen tahıl koridoru anlaşması bunun en bilinen örneklerinden biridir.
Benzer bir diplomatik rol Ortadoğu krizinde de mümkün olabilir.
Türkiye bölgedeki bütün aktörlerle konuşabilen bir ülke olarak gerilimi düşüren diplomatik girişimlerde bulunabilir. Bu durum Türkiye’nin uluslararası konumunu güçlendirebilir.
Ancak Türkiye’nin önündeki asıl soru yalnızca diplomatik rol değildir.
The real issue is this:
Türkiye bu büyük jeopolitik dönüşümün ortasında kendi istikrarını nasıl koruyacaktır?
Çünkü Ortadoğu’da büyük güçlerin rekabeti çoğu zaman bölge ülkelerini zor tercihlerle karşı karşıya bırakır. Türkiye’nin bu süreçte izleyeceği strateji yalnızca bugünün değil, önümüzdeki yılların da jeopolitik dengelerini belirleyebilir.
Bu nedenle Ortadoğu’daki bu büyük kriz Türkiye için yalnızca dış politika meselesi değildir.
Aynı zamanda tarihsel bir strateji sınavıdır.
SAVAŞIN TÜRKİYE’NİN İÇ SİYASETİ VE EKONOMİSİNE ETKİLERİ
Ortadoğu’da başlayan büyük savaşlar yalnızca dış politika meseleleri değildir. Bu tür krizler çoğu zaman ülkelerin iç siyasetini, ekonomik dengelerini ve toplumsal atmosferini de doğrudan etkiler. İsrail ile İran arasında başlayan savaş ve İran’daki liderlik krizinin Türkiye’ye yansımaları da bu açıdan dikkatle değerlendirilmelidir.
Türkiye jeopolitik olarak Ortadoğu’nun hemen kuzeyinde yer alır. Bu nedenle bölgedeki her büyük kırılma Türkiye’nin ekonomik ve siyasi dengelerine kısa sürede yansır.
Bu yansımaların ilk ve en hızlı görüldüğü alan ekonomidir.
Ortadoğu’da savaş çıktığında dünya enerji piyasaları hemen tepki verir. Petrol fiyatlarının yükselmesi Türkiye gibi enerji ithalatına bağımlı ülkeler için doğrudan maliyet artışı anlamına gelir. Petrol fiyatlarındaki artış yalnızca akaryakıt fiyatlarını değil, üretim maliyetlerini ve ulaşım giderlerini de etkiler.
Bu durum zincirleme bir etki yaratır.
Nakliye maliyetleri artar, sanayi üretimi pahalanır ve gıda fiyatları yükselir. Böylece savaşın ekonomik etkisi cephe hattından binlerce kilometre uzakta yaşayan toplumların günlük hayatına kadar ulaşır.
Türkiye ekonomisi bu tür enerji dalgalanmalarına oldukça hassastır. Bu nedenle Hürmüz Boğazı’nın kapanması gibi bir senaryo Türkiye’de ekonomik baskıyı ciddi şekilde artırabilir.
Ancak savaşın etkileri yalnızca enerji fiyatlarıyla sınırlı değildir.
Uluslararası finans piyasaları büyük kriz dönemlerinde genellikle riskten kaçınma eğilimine girer. Küresel yatırımcılar güvenli gördükleri piyasalara yönelir ve gelişmekte olan ülkelerin para birimleri baskı altına girebilir.
Bu durum Türkiye gibi ekonomilerde döviz kurlarında dalgalanmalara yol açabilir.
Ekonomik etkilerin yanı sıra savaşın Türkiye iç siyaseti üzerinde de önemli yansımaları olabilir.
Tarih boyunca dış krizlerin iç siyasette güvenlik odaklı bir atmosfer yarattığı görülmüştür. Büyük jeopolitik tehditler ortaya çıktığında toplumlar genellikle güvenlik ve devlet refleksine daha fazla önem verir.
Bu durum siyasal tartışmaların da yönünü değiştirebilir.
Ekonomik konuların yanında güvenlik politikaları, sınır güvenliği ve dış politika meseleleri kamuoyunun gündeminde daha fazla yer tutmaya başlar.
Bunun yanında göç meselesi de yeniden gündeme gelebilir.
Ortadoğu’da yaşanan her büyük kriz büyük göç hareketlerini tetikleme potansiyeline sahiptir. İran’da ortaya çıkabilecek siyasi veya askeri kriz milyonlarca insanın yer değiştirmesine yol açabilir. Böyle bir durumda Türkiye coğrafi konumu nedeniyle bu hareketlerden doğrudan etkilenebilir.
Suriye savaşında yaşanan tecrübe Türkiye açısından bu tür krizlerin ne kadar uzun vadeli sonuçlar doğurabileceğini göstermiştir.
Ancak bütün bu risklere rağmen Türkiye’nin bu süreçte önemli bir avantajı da vardır.
Türkiye güçlü devlet kurumlarına ve uzun bir diplomasi geleneğine sahip bir ülkedir. Bu gelenek Türkiye’nin kriz dönemlerinde denge politikası izleyebilmesine imkan tanır.
Türkiye’nin jeopolitik konumu aynı zamanda önemli bir stratejik fırsat da yaratabilir. Avrupa ile Ortadoğu arasında köprü olan Türkiye enerji hatları, ticaret yolları ve diplomatik ilişkiler açısından önemli bir aktördür.
Bu nedenle Türkiye yalnızca krizin etkilerini yönetmekle kalmayabilir, aynı zamanda bölgesel diplomaside önemli bir rol üstlenebilir.
Ancak bütün bu gelişmeler Türkiye için tek bir temel soruyu ortaya çıkarmaktadır:
Türkiye Ortadoğu’daki bu büyük jeopolitik fırtınanın ortasında kendi istikrarını nasıl koruyacaktır?
TÜRKİYE’NİN TARİHSEL STRATEJİSİ: EMPERYAL FIRTINANIN ORTASINDA AYAKTA KALMAK
Ortadoğu tarihine dikkatle bakıldığında büyük savaşların yalnızca orduların değil, devletlerin aklını da sınadığı görülür. İsrail ile İran arasında başlayan savaş, ABD’nin müdahil olma ihtimali, Hürmüz Boğazı üzerindeki küresel enerji riski ve İran’daki liderlik krizinin yarattığı belirsizlik, yalnızca bölgesel bir çatışma değil; Ortadoğu’nun geleceğini şekillendirecek büyük bir jeopolitik kırılmayı temsil etmektedir.
Bu kırılmanın tam ortasında ise Türkiye bulunmaktadır.
Türkiye’nin jeopolitik konumu tarih boyunca bir avantaj olduğu kadar büyük bir sorumluluk da yaratmıştır. Avrupa ile Asya’nın kesişiminde yer alan, Karadeniz’den Akdeniz’e uzanan ticaret yollarını kontrol eden ve Ortadoğu’nun hemen kuzeyinde bulunan bir devlet olarak Türkiye, büyük güç rekabetlerinin ortasında var olmayı öğrenmiş bir ülkedir.
Bu nedenle Türkiye’nin dış politika geleneği çoğu zaman askeri maceralardan çok denge kurma stratejisine dayanır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar uzanan tarihsel tecrübe, Türkiye’ye önemli bir ders bırakmıştır: Büyük güçlerin rekabet ettiği coğrafyalarda ayakta kalabilmenin yolu çoğu zaman doğrudan çatışmadan değil, stratejik denge kurabilmekten geçer.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan kriz bu tarihsel gerçeği bir kez daha hatırlatmaktadır.
İsrail ile İran arasında başlayan savaş yalnızca iki devletin çatışması değildir. Bu savaş aynı zamanda enerji yollarının kontrolü, bölgesel güç dengeleri ve küresel stratejik rekabetle bağlantılıdır.
ABD’nin bölgedeki askeri varlığı, İsrail’in güvenlik stratejisi, Körfez ülkelerinin enerji politikaları ve İran’ın bölgesel nüfuzu bu büyük jeopolitik denklemin parçalarıdır.
Türkiye bu denklemde dikkatli bir strateji izlemek zorundadır.
Bir yandan bölgesel güvenliğini korumalı, diğer yandan küresel güçlerin rekabeti içinde kendi bağımsız hareket alanını muhafaza etmelidir.
Bu noktada Türkiye için üç temel stratejik ilke önem kazanmaktadır.
Birinci ilke savaşın dışında kalabilmektir.
Ortadoğu’daki büyük savaşlar çoğu zaman beklenmedik sonuçlar doğurur. Bu nedenle Türkiye’nin doğrudan askeri çatışmaların içine sürüklenmemesi, ulusal güvenlik açısından kritik bir öneme sahiptir.
İkinci ilke diplomatik denge politikasıdır.
Türkiye hem Batı dünyasıyla hem de Ortadoğu ülkeleriyle konuşabilen nadir ülkelerden biridir. Bu durum Türkiye’ye kriz dönemlerinde arabuluculuk ve diplomatik girişimler için önemli bir alan yaratır.
Üçüncü ilke ise iç istikrarın korunmasıdır.
Bir devletin dış krizleri yönetebilmesinin en önemli şartı güçlü bir iç yapıya sahip olmasıdır. Ekonomik dayanıklılık, güçlü kurumlar ve toplumsal birlik Türkiye’nin bu tür jeopolitik fırtınaları atlatabilmesinin temel unsurlarıdır.
Ortadoğu’daki savaşın sonuçları henüz kesin değildir.
İran’da rejim değişikliği yaşanıp yaşanmayacağı, İsrail ile savaşın ne kadar büyüyeceği, Hürmüz Boğazı’nın küresel enerji sistemini nasıl etkileyeceği ve ABD’nin bu çatışmada nasıl bir rol oynayacağı önümüzdeki dönemde netleşecektir.
Ancak bir gerçek şimdiden açıktır.
Ortadoğu yeni bir tarihsel döneme girmektedir.
Bu dönemde bazı devletler savaşların yıkıcı etkisiyle zayıflayabilir, bazıları ise yeni güç dengeleri içinde daha güçlü bir konuma gelebilir.
Türkiye’nin bu süreçteki en büyük gücü ise askeri maceralardan çok stratejik akıl, diplomasi ve istikrar olacaktır.
Çünkü bu coğrafyada gerçek başarı çoğu zaman savaş kazanmak değil, savaşların ortasında ayakta kalabilmektir.
Ve belki de Türkiye’nin tarihsel tecrübesinin bize öğrettiği en önemli ders tam olarak budur:
Ortadoğu’da en güçlü devletler bazen en çok savaşanlar değil, en doğru zamanda en doğru dengeyi kurabilenlerdir.
RUSYA VE ÇİN’İN TAVRI: KÜRESEL GÜÇ REKABETİ ORTADOĞU’YA NASIL YANSIYACAK?
İsrail ile İran arasında başlayan savaş yalnızca bölgesel bir kriz değildir. Bu savaş aynı zamanda küresel güç rekabetinin yeni bir sahnesi haline gelme potansiyeline sahiptir. Çünkü Ortadoğu’daki her büyük çatışma, er ya da geç dünya siyasetinin diğer büyük aktörlerini de denklemin içine çeker.
Bu aktörlerin başında Rusya ve Çin gelmektedir.
Rusya uzun yıllardır Ortadoğu’da yeniden güçlü bir aktör olma stratejisi izlemektedir. Suriye’deki askeri müdahalesiyle Moskova yönetimi bölgedeki dengelerde yeniden belirleyici bir rol kazanmıştır. Rusya açısından İran yalnızca bölgesel bir ortak değil, aynı zamanda Batı’ya karşı yürütülen küresel stratejik rekabetin önemli bir parçasıdır.
Bu nedenle İran’ın zayıflaması ya da rejim değişikliği yaşaması Moskova açısından ciddi bir jeopolitik kayıp anlamına gelebilir.
Rusya’nın İran ile enerji alanında, askeri teknolojilerde ve bölgesel güvenlik politikalarında önemli iş birlikleri bulunmaktadır. Ayrıca Ukrayna savaşı sonrası Batı yaptırımlarıyla karşı karşıya kalan Rusya için İran önemli bir ekonomik ve stratejik partner haline gelmiştir.
Bu nedenle Moskova’nın İran’a yönelik İsrail ve ABD baskısına tamamen kayıtsız kalması beklenmez.
Ancak Rusya’nın doğrudan savaşa girmesi de oldukça düşük bir ihtimaldir. Çünkü Rusya zaten Ukrayna savaşında önemli askeri kaynaklar kullanmaktadır. Bu nedenle Moskova’nın en muhtemel stratejisi İran’a diplomatik, siyasi ve askeri teknoloji desteği sağlayarak bölgesel dengeyi korumaya çalışmak olacaktır.
Çin’in yaklaşımı ise farklı bir stratejik mantığa dayanır.
Çin Ortadoğu’da doğrudan askeri müdahalelerden kaçınan, ancak ekonomik ve diplomatik nüfuzunu artıran bir politika izlemektedir. Çin ekonomisi büyük ölçüde Ortadoğu enerji kaynaklarına bağlıdır. Bu nedenle Pekin yönetimi için bölgedeki en önemli öncelik enerji akışının kesintiye uğramamasıdır.
Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak bir kriz Çin ekonomisini doğrudan etkileyebilir.
Bu nedenle Çin büyük ihtimalle savaşın büyümesini engellemeye yönelik diplomatik girişimleri destekleyecektir. Çin son yıllarda Ortadoğu’da yeni bir arabuluculuk rolü üstlenmeye çalışmaktadır. Suudi Arabistan ile İran arasında kurulan diplomatik yakınlaşma bu politikanın en önemli örneklerinden biridir.
Bu nedenle Pekin yönetimi İsrail–İran savaşının küresel bir savaşa dönüşmesini istemeyecektir.
Sonuç olarak Rusya ve Çin’in yaklaşımı, ABD ile doğrudan askeri bir karşılaşmadan kaçınan ancak İran’ın tamamen zayıflamasını da istemeyen bir denge politikası olacaktır.
Bu durum Ortadoğu’daki krizin yalnızca bölgesel değil, aynı zamanda çok kutuplu dünya düzeninin yeni bir test alanı haline geldiğini göstermektedir.
Ancak Ortadoğu’daki bu büyük jeopolitik kırılmanın Türkiye açısından yalnızca dış politika boyutu yoktur.
Bu kriz aynı zamanda Türkiye’nin iç güvenlik stratejisini de doğrudan etkileyebilir.
İRAN SAVAŞI VE “TERÖRSÜZ TÜRKİYE”: BÖLGESEL KRİZİN TÜRKİYE’NİN İÇ GÜVENLİĞİNE ETKİSİ
Ortadoğu’da başlayan büyük savaşlar yalnızca devletler arasındaki güç dengelerini değil, aynı zamanda bölgedeki güvenlik politikalarını da doğrudan etkiler. İsrail ile İran arasında başlayan savaşın Türkiye açısından en kritik boyutlarından biri de Türkiye’de yürütülen “Terörsüz Türkiye” stratejisi üzerindeki etkileridir.
Türkiye son yıllarda terör örgütlerine karşı yürüttüğü askeri operasyonlar ve güvenlik politikalarıyla sınır hattında önemli bir kontrol sağlamıştır. Irak’ın kuzeyinde ve Suriye’nin bazı bölgelerinde gerçekleştirilen operasyonlar Türkiye’nin sınır güvenliği açısından yeni bir stratejik hat oluşturmuştur.
Ancak Ortadoğu’da yaşanan büyük krizler bu dengeleri yeniden etkileyebilir.
İran’da ortaya çıkabilecek siyasi istikrarsızlık özellikle İran–Irak–Türkiye üçgenindeki güvenlik dengelerini doğrudan etkileyebilir. Bu bölgede faaliyet gösteren bazı silahlı gruplar bölgesel kriz ortamlarından faydalanarak hareket alanlarını genişletmeye çalışabilir.
Tarihsel deneyim bunu açıkça göstermektedir.
Irak’ta Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra ortaya çıkan otorite boşluğu, terör örgütlerinin bölgede güç kazanmasına neden olmuştur. Benzer bir durum Suriye iç savaşında da yaşanmıştır.
Bu nedenle İran’da ortaya çıkabilecek büyük bir siyasi kriz veya devlet zayıflaması, Türkiye’nin terörle mücadele stratejisini yeniden şekillendirebilir.
Bunun yanında bölgesel istikrarsızlık göç hareketlerini de tetikleyebilir. İran nüfusunun büyüklüğü düşünüldüğünde büyük bir göç dalgası Türkiye açısından ciddi bir güvenlik ve sosyal politika meselesi haline gelebilir.
Ancak Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği sınır güvenliği politikaları ve askeri kapasitesi bu tür riskleri yönetme konusunda önemli bir avantaj sağlamaktadır.
Türkiye’nin “Terörsüz Türkiye” stratejisinin başarısı büyük ölçüde bölgesel istikrarın korunmasına bağlıdır. Ortadoğu’da yeni bir savaş dalgasının ortaya çıkması bu süreci zorlaştırabilir, ancak aynı zamanda Türkiye’nin güvenlik politikalarının ne kadar kritik olduğunu da göstermektedir.
Bu nedenle İsrail–İran savaşı yalnızca Ortadoğu’daki güç dengelerini değil, Türkiye’nin iç güvenlik stratejisini de doğrudan ilgilendiren bir gelişmedir.
Türkiye’nin bu süreçte izleyeceği politika yalnızca dış politikayı değil, ülkenin iç güvenlik mimarisini de şekillendirecektir.
Fakat bütün bu analizlerin ötesinde daha büyük bir tarihsel gerçek vardır.
Ortadoğu’da patlayan her büyük savaş, yalnızca bölgesel çatışmaların sonucu değildir. Bu savaşların arkasında çoğu zaman küresel güç rekabeti, enerji yollarının kontrolü ve dünya sisteminin yeniden şekillenmesi gibi daha büyük dinamikler bulunur.
İsrail ile İran arasında başlayan savaş da bu tarihsel döngünün yeni bir halkasıdır.
Bu savaş yalnızca iki devletin askeri çatışması değildir.
Bu savaş aynı zamanda enerji yollarının kontrolü, küresel güç dengeleri ve emperyal stratejilerin kesiştiği büyük bir jeopolitik mücadeledir.
Ortadoğu’nun son yüzyılı bu tür mücadelelerin sayısız örneğini göstermiştir.
Sykes–Picot düzeni…
Soğuk Savaş’ın vekalet savaşları…
Irak işgali…
Suriye iç savaşı…
Ve şimdi İran krizi.
Bu tarihsel çizgi bize tek bir gerçeği hatırlatır:
Ortadoğu’da savaşlar yalnızca cephelerde değil, büyük güçlerin stratejik hesaplarında da yazılır.
Ancak aynı tarih bize başka bir gerçeği de gösterir.
Bu coğrafyada kalıcı güç çoğu zaman en büyük ordulara sahip olanlar değil, büyük güçlerin rekabeti arasında kendi stratejik aklını koruyabilen devletler olmuştur.
Türkiye için asıl mesele tam olarak budur.
Ortadoğu’da yükselen bu yeni fırtınanın ortasında Türkiye’nin en büyük gücü askeri maceralar değil; diplomasi, stratejik denge ve güçlü bir devlet aklı olacaktır.
Çünkü tarih bazen savaş kazananları değil, savaşların ortasında ayakta kalabilenleri hatırlar.
Ve Ortadoğu gibi bir coğrafyada gerçek güç çoğu zaman silahların gürültüsünde değil, devletlerin aklında ortaya çıkar.
