Dünyanın görünmez cephelerinde süren Üçüncü Paylaşım Savaşı, artık yalnızca Devletler arası bir hegemonya mücadelesi olmaktan çıkmış durumda. Küresel sermaye ile onun yerli işbirlikçileri arasında yürüyen pazar kavgası, insanlığın kaderini belirleyen yeni bir uygarlık çatışmasına dönüşüyor. Bu çatışma, toprağın, sınırların ve orduların ötesinde; finans akışlarının, veri ağlarının, dijital para sistemlerinin ve enerji koridorlarının üzerinde şekilleniyor. Kapitalist Modernite, kendisini “yeni evre” olarak sunarken, gerçekte insanlığın kolektif hafızasına çekilmiş yeni bir tahakküm zincirini örüyor. Bu zincir, bireyin zihnini kolonize eden, toplumun dokusunu yeniden şekillendiren ve Devletlerin işleyişini küresel finans merkezlerine bağlayan bir uygarlık mühendisliğidir. Bu nedenle bugün yaşanan çatışma, yalnızca Ekonomik bir rekabet değil, insanlığın geleceğini belirleyecek iki modernite arasındaki tarihsel bir hesaplaşmadır.
Küresel sermayenin kendi yerli işbirlikçilerine karşı yürüttüğü bu savaş, geniş halk yığınlarının ağır bedeller ödemesine yol açıyor. Artık savaş tankların gölgesinde değil, veri merkezlerinin soğuk neon ışıkları altında yürütülüyor. Dijital finansın görünmez prangaları, toplumların yaşamını her alanda kuşatırken, özgürlük vaadiyle sahneye sürülen kripto paralar bile küresel sermayenin eski oyunlarının yeni versiyonuna dönüşmüş durumda. Bitcoin ve benzeri dijital para sistemleri, merkeziyetsizlik söylemiyle geniş kitlelere umut dağıtırken, gerçekte örgütsüz, bireyci ve kısa yoldan zenginlik arzusuyla toplumun siyasal ve ideolojik öngörülerini bulandırıyor. Bu süreç, işbirlikçi devletlerin tabanında güvensizlik, kaos ve yönsüzlük üreterek küresel sermayenin kendisini “kurtarıcı” gibi konumlandırmasına hizmet ediyor. Böylece toplum, kendi tarihsel reflekslerinden uzaklaştırılıyor ve dijital bağımlılık kültürünün içine çekiliyor.
Tele‑Vole kültürünün yaygınlaştırılması, teknolojik spekülasyonlarla toplumun alabora edilmesi, yeni bağımlılık vaatleriyle bireyin zihinsel bütünlüğünün parçalanması bu dönemin temel araçlarıdır. Devlet destekli dijital paralar, küresel borsa platformları ve algoritmik yatırım modelleri, sermayenin dolaşımını hızlandırırken toplumun denetimini daha da sıkılaştırıyor. Bankacılık sermayesi, klasik kredi ilişkilerinden sıyrılarak veri madenciliği, yapay zeka destekli risk analizi ve küresel sigorta ağlarıyla yeni bir hegemonya kuruyor. Sigorta şirketleri, iklim krizini, pandemileri ve savaşları birer “risk fırsatı” olarak fiyatlandırıyor. Kapitalist Modernite, insanlığın acılarını bile borsaya boca eden bir barbarlık estetiği yaratmış durumda. Bu estetik, acıyı metalaştırıyor, yoksulluğu yatırım aracına dönüştürüyor ve insanlığın en kırılgan anlarını bile sermaye birikiminin ham maddesi haline getiriyor.
Küresel sermayenin yerli ortakları artık yalnızca ekonomik aracılar değil, medya tekellerinden güvenlik bürokrasisine, siyasal iktidarlardan akademik çevrelere kadar uzanan geniş bir ağın taşıyıcılarıdır. Bu ağ, toplumun güvenini kazanıyormuş gibi görünse de gerçekte onu daha sıkı bir kıskaca alıyor. Ulusal egemenlik, küresel finans merkezlerine ipotek edilirken Devlet, Halkın değil sermayenin güvenlik görevlisine dönüşüyor. Otoriter yönetimlerin yükselişi tesadüf değil, küresel sermayenin siyasal ihtiyaçlarının yerli tezahürleridir. Bu nedenle bugün yaşanan baskı politikaları, yalnızca iç dinamiklerle açıklanamaz, küresel sermayenin kendi çıkarlarını korumak için kurduğu yeni komprador düzenin doğal sonucudur.
Demokratik Modernite Ve Halkların Tarihsel Cevabı
Kapitalist Modernitenin küresel saldırısı, Devrimci‑Sosyalist hareketlere yeni bir tarihsel görev yüklüyor. Mücadeleyi ulusal sınırların dar çerçevesinden çıkarıp küresel bir örgütlenme düzeyine taşımak artık bir tercih değil, bir zorunluluktur. Çünkü sermaye küresel, teknoloji küresel, savaş küresel, sömürü küresel bir mekanizma haline gelmiş durumda. Birinci Paylaşım Savaşı’nda feodal yapılar sermaye eliyle dönüştürülürken, İkinci Paylaşım Savaşı’nda işbirlikçi sermaye güçlendirildi. Üçüncü Paylaşım Savaşı ise işbirlikçilerden kurtulma ve sermayenin tek merkezli bir dünya düzeni kurma hamlesidir. Bu sürece tanıklık eden Emek Cephesi için küresel örgütlenme artık ertelenemez bir zorunluluktur. Ezilen halkların, yoksulların ve emekçilerin kendi sınıf çıkarları doğrultusunda örgütlenmesi, bu tarihsel dönemeçte belirleyici olacaktır.
Emeğin küreselleşmesi için öncelikle Marksist‑Leninist çizginin güncellenmiş stratejik ufkunun detaylı biçimde ele alınması gerekir. Marksist‑Leninist ideoloji, kapitalizmin yapısal krizlerini çözümlemede hala en güçlü teorik araçtır, ancak 20. yüzyılın örgütlenme biçimleri 21. yüzyılın dijital hızına yetişemiyor. Bu nedenle Devrimci hareketlerin birincil görevi, uluslararası dayanışmayı dijital ağlarla yeniden kurmak, taban örgütlenmesini güncel yaşamın ihtiyaçlarıyla bütünleştirmek ve merkezi olmayan ama koordineli bir örgütlenme modeli geliştirmektir. Tele‑Vole kültürünün bireyi atomize eden etkisine karşı komünal ekonomi, kooperatif ağları ve kolektif üretim modelleri küresel ölçekte birbirine bağlanmalıdır. Siyasal mücadele, toplumsal tabanla bütünleşmeli; Emek‑Sermaye çelişkisinin nihai belirleyiciliği toplumun ruhi şekillenmesinde yeniden görünür kılınmalıdır.
Demokratik Modernitenin en alt örgütlenme biçimi, bireyden topluma yayılan komünal bir yaşamın inşasıyla başlar. Bu model, Kapitalist Modernitenin bireyci, rekabetçi ve hiyerarşik yapısına karşı kolektif, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumsal düzen önerir. Komünal üretim ve paylaşımın güçlendirilmesi, ekolojik yaşam alanlarının korunması, biyotik tarımın teşvik edilmesi, sanayileşmiş paket gıdalardan uzaklaşılması ve bireyin kendi yaşam alanını temiz tutan bir toplumsal bilinç geliştirmesi bu modelin temel taşlarıdır. Kadın özgürlüğü merkeze alınmalı; çünkü toplumun kültürel sürekliliğini taşıyan temel damar kadın emeğidir. Yerel meclisler ve taban demokrasisi güçlendirilerek toplumun kaybettiği özgüven yeniden inşa edilmelidir. Halkların kendi kendini yönetme hakkı, bu modelin vazgeçilmez ilkesidir. Demokratik Modernite, kapitalist modernitenin yarattığı yıkıma karşı insanlığın tarihsel savunma refleksidir.
Küresel sermayenin işbirlikçileriyle yaşadığı it dalaşı, aslında onun zayıflama sürecidir. Bu durum, devrimin objektif koşullarını hızlandırmış durumda. Toplumun sessizliği, yaklaşan sosyal patlamaların habercisidir. Her ülkenin Devrimci süreci kendi özgün koşullarına bağlı olsa da küresel toplumun sosyal dengeleri, halkçı örgütlenmelerle siyasal bilincin evrilmesine yol açacaktır. Ekonomik kriz, Sınıfsal çelişkiler ve Devletin meşruiyet kaybı objektif koşulları oluştururken; örgütlü güç, bilinç düzeyi ve siyasal önderlik subjektif koşulları tamamlar. Bu iki koşul birleştiğinde toplumsal dönüşümün kapıları aralanır. Demokratik Modernite, bu iki koşulu birleştiren bir örgütlenme modeli sunarak Devrimci sürecin hem teorik hem pratik zeminini güçlendirir.
Bugün insanlık, Kapitalist Modernite ile Demokratik Modernite arasında bir yol ayrımında duruyor. Bir yanda Küresel Sermayenin dijital gözetim düzeni, diğer yanda halkların kendi kaderini tayin ettiği komünal dayanışma modeli yükseliyor. Kapitalist Modernite yaşamı metalaştırırken, Demokratik Modernite yaşamı Özgürleştiriyor. Kapitalist Modernite savaş üretirken, Demokratik Modernite barışın toplumsal zeminini kuruyor. Geleceğin hangi yönde şekilleneceği, örgütlü halk güçlerinin kararlılığıyla belirlenecek. Toplum, tarihsel hafızasında biriken tüm deneyimlerle yeniden ayağa kalkmalı; bireyin, doğanın ve toplumsal yaşamın zenginliklerinin nasıl elinden alındığını kavrayarak güçlü bir örgütlenme iradesi geliştirmelidir. Bilimin insanı, kendi sınıfının bir ferdi olarak tarihsel bilinçle buluştuğunda, tüm kimliklerini tek bir insanlık kimliği altında birleştirecektir. Unutulmamalıdırki Çünkü İnsan, Haklarıyla İnsandır.
