HALKWEBAuthorsDEMOKRATİK PARTİ, UYGAR TOPLUM

DEMOKRATİK PARTİ, UYGAR TOPLUM

0:00 0:00

Ülkemizin siyasi partileri kurultay süreçlerinden korkarlar. Yıllardır geri kalmış bir delege sistemiyle, düzgün bir iç demokrasileri olmadan ülkemize demokrasi getirmeye, bu anlayışla kendilerini geliştirmeden, demokrasiyi özgün yapılarına uydurmaya çalışırlar. Güncellenen demokrasinin doğrudan ve katılımcı olması yerine temsili kalmasına çalışırlar. Demokrasi de Atina’dan, Perikles`ten günümüze adım adım çok gelişmişliğini uygulamak, koltuklarını kaybetme endişesini beraberinde getirir.
Demokrasilerde tek adaylı ya da liste yöntemiyle, tepeden inme, seçkinlerin delegasyonuyla değişime, gelişmeye; çağın gelişmiş teknolojisini kullanmadan, katılımcılığı önemsemeden hep aynı yüzlerin yönetimlerde kalması sağlanır. Çağ değişir ama partilerimiz yeni bir düşünce, günün taleplerine uygun bir yöntem ve çözüm üretemezler.”Körler ülkesinde tek gözlü kral” deyimi bunun için batı toplumlarında var. İdeolojik gelişimi yetersiz, başlangıç eşitliğini tanımamış ve inovasyonu uyumsuz, fikir üretmeyen bir anlayışla, bir Orta Çağ “demokrasisinden” öteye geçilemez.
Evden başlar
Demokrasiye öncelikle kendi yaşantımızdan, evimizden ve yakın çevremizden başlamak gerekiyor. Demokrasi tarihinde, ’zengine’, ‘asalete’ ‘yalnızca erkeğe’ tanınan bir üstünlük temelinde değil, insan olan, yurttaşlık haklarına sahip herkesin eşitliği ve -tüm karar alma süreçlerine- katılım hakkı temelinde, bir demokratik yapının 21.yüzyıla yakışan biçimiyle oluşturulması gerekir. Kadınlara 20.yüzyıl başlarında seçme ve seçilme hakkı veren anlayış, bugün delege avcılığı, görüntüde demokrasi gibi bir anlayışla tüm siyasi yapılarımızı Amerikanvari bir liderlik sultasına zorunlu kılıyor. Hoşgörü ve sevgi yerini, karşıtlıklara ve sert hiyerarşik yapılanmaya, maço ve arabesk kültüre, tekdüzeliğe bırakıyor. Aile içi şiddet kullanımı öyküleri, kadın cinayetleri, çocuk tacizleri, yaşamı karşıt kamplara bölüyor; bizi ve gelecek kuşaklarımızı kirletiyor…
Kirli bir dünyada yaşamak istemeyiz. Çocuklarımıza mutlu olacakları, temiz bir ‘yarın’ bırakmak zorundayız. Temiz bir toplum, temiz bir çevre, temiz iş dünyası, güvenli bir gelecek, yaşanabilir bir dünya, çağın gereklerini karşılayan demokratik bir yapılanmayla ancak gerçekleştirilebilir.
Demokrasi köyde, mahallede, alışverişte, toplu taşımda, sinemada, sokakta, yaşamın her alanında; evde, işte, okulda, toplum kurumlarında, kendisine saygısı olan, hoşgörüyü özümsemiş, gülümseyen yüzler, insanı doğasıyla bütün, seven kalpler görmek isteriz. Temsilcilerimizin demokrasisini değil, insan ve birey olarak düşüncemizi ifade edebilme hakkımızın olduğu, herkesin eşit katılabildiği, hatta verdiğim oyu geri çekebildiğimiz, karar alma süreçlerine katılabildiğimiz, gerektiğinde Danimarka, İspanya gibi cep telefonuyla dünyanın neresinde olursak olalım, kararımızı iletebildiğimiz, katılımcı ve doğrudan demokrasi istiyoruz. Antidemokratik Amerikan modellerini, demokrasi diye yutmayacağız.
Her alanda demokrasi; sözgelimi köyde, kentde hemen her büyük değişiklikte çağımızın teknikleriyle bizlere sorulmasını istiyoruz. Metro mu, tramvay mı, metrobüs mü? Kişi başına metrekare olarak yeşil, rekreatif alan, beton gökdelenler mi? Köprü mü, tünel mi? Seçtiğimiz başkanı, meclis üyesini, muhtarı oylarımızla neden görevden alamayalım. Hava, su, toprak, eğitim ve güvenlik, çevremizin görüntüsünü belirlemede neden doğrudan tercihimiz sorulmasın?
Öncelikle partilerimizde güncellenmesi gereken demokrasi, oylama biçimi, sunulan seçenekler, liyakat standardı, ideolojik biçimlenme tüm katılımcıların kararıyla olabiliyor artık dünyada. Yazık ki, ülkemizde hala 20. Yüzyıl yöntemleri kullanılıyor. Partiler, yerel örgütler kendi kentleri, yaşantıları, yönetim biçimleri için neler talep edebildiler? Bir istem işitmiyoruz. Bu kongreler, konu üzerine değil, ‘adam’ üzerine gidiyor. Parti Kongrelerinde de en az iki görüş yarışmıyor. Bizim düşüncemizin bir önemi de olmuyor. Hangi adamı, hangi takımı tutuyoruz? Önemli görülüyor. Kentimiz, ülkemiz, geleceğimiz için ne düşünüyoruz? Ortak karar alamıyoruz. “Adamist” olmak siyasete egemen oluyor. Liderler sahsında diktatörlükler, yatay örgütlenmeler yerine dikey örgütler, hiyerarşiler oluşturuyoruz.
Sosyal demokrat parti olarak, CHP`de de durum farklı değil. Hiçbir İl Kongresi kendi bölgesi için bir özel talepte bulunmuyor. Sanki hiç özgün sorun yoktur. Çağın demokrasisini değil, yüzyıl önceki demokrasiyi, geriye giden biçimde uyguluyoruz. Oysa, partiler de eğitim okullarıdır. Demokrasinin eğitimi okullarıdır. Bu tür bir gelişimi, çağdaşlaşmayı diğer partilerde görmeyi beklemiyoruz ama biliyoruz ki; “CHP’ne cemre düşmeden, Türkiye`ye bahar gelmez.”
“Ya özgür iradeli Kurultay Delegeleri olacaksınız ya da kapı kulları ! ” Diyor, Bülent Ecevit, 1972 CHP Kurultayına giderken. Çağdaş demokrasi, (yarım yüzyıl sonra) artık o özgür iradeyi, yalnızca delegelere değil, tüm üyelere verip, gelişmiş teknolojiyle, iç referandumuyla oyluyor.Yurdumuzda parti yönetimleri kendi adamalarını baştan belirliyor ve yönetimlerini garanti altına alıyorlar. Hiç bir iç seçim demokratik bir seçim olmuyor. Ülkedeki genel seçimler de; bozuk bir pusula gibi, manupüle edilebilir bir yazılım programıyla her zaman kuzeyi gösteriyor. (Elinizde anahtarı varsa her yazılım programını değiştirebilirsiniz.Bu nedenle seçimin adil olabilmesi için demokratik ülkeler dijital sayımı terk ettiler.)hem partilerin iç seçimlerinde, hem genel seçimlerde demokrasiye uymayan, yöntemlerle seçim ve sayım yapılıyor. Seçimle ilgili yasaya aykırı olarak mühürsüz oyları geçerli sayılıyor. Hileli zarlarla hep düşeş atılıyor. Genel Başkan seçerken de, Program yazarken de, tüzükler düzenlenirken de, Anayasa değiştirirken de…
Sonra yutturuyoruz insanımıza demokrasi diye. Körlerin tanımladığı gibi bir fili, dokunabildiğimizi anlatıyoruz.
Üretimimiz, yarınımıza ışık, geleceğimize umut versin.

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR