PARALEL MERKEZLER KÜRSÜYÜ ALDILAR, MEŞRUİYETİ ALAMADILAR
Siyasette bazen olaylar yaşanır.
Bazen de olaylar planlanır.
Son günlerde CHP’de yaşananlara baktığımızda insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Bu kadar tesadüf olabilir mi?
Kemal Kılıçdaroğlu bayramın dördüncü günü partililerle bayramlaşmak istediğini açıklıyor.
Aynı gün.
Aynı saat.
Karşısına alternatif toplantı çıkıyor.
Kılıçdaroğlu grup toplantısında konuşacağını açıklıyor.
Yine aynı gün.
Yine aynı saat.
Yine alternatif organizasyon devreye giriyor.
Bu artık siyasi rekabet değildir.
Bu artık fikir ayrılığı değildir.
Bu artık kurultay tartışması hiç değildir.
Bu düpedüz parti içinde ikinci bir merkez oluşturma girişimidir.
Çünkü normal bir siyasi hareket, kendi genel başkanının yapacağı etkinlikle yarışmaz.
Normal bir siyasi hareket, kendi partisini iki ayrı kürsüye bölmez.
Normal bir siyasi hareket, kendi örgütünü iki ayrı safa dizmeye çalışmaz.
Fakat bugün CHP’de tam olarak bunu görüyoruz.
Bir tarafta partinin kurumsal hafızasını temsil eden bir genel başkan…
Diğer tarafta attığı her adıma karşı refleks geliştiren bir ekip…
Ve ilginç olan şu:
Yıllardır CHP’nin bölündüğünü söyleyenler, bugün bölünmenin bizzat üreticisi haline gelmiş durumdalar.
Çünkü siyasi tarihte bir yöntem vardır.
Önce ortak zemin yok edilir.
Sonra karşı taraf gayrimeşru ilan edilir.
Ardından yeni sadakat hatları oluşturulur.
Son olarak da ortaya çıkan ayrışmanın sorumluluğu başkalarına yüklenir.
Bugün CHP’de yaşanan tablo tam olarak budur.
Bayramlaşmaya karşı toplantı.
Grup konuşmasına karşı grup konuşması.
Örgüt iradesine karşı örgüt mühendisliği.
Parti birliğine karşı siyasi kampçılık.
The question to be asked is this:
CHP’nin rakibi AK Parti midir?
Yoksa CHP’nin içindeki farklı düşünen insanlar mı?
Eğer bütün siyasi enerji Kılıçdaroğlu’nun attığı her adıma karşı hamle üretmeye harcanıyorsa ortada siyasi mücadele değil, siyasi takıntı vardır.
Ve hiçbir parti siyasi takıntılar üzerine gelecek inşa edemez.
Bugün CHP’nin önündeki en büyük sorun iktidar değildir.
Bugün CHP’nin önündeki en büyük sorun, parti içindeki her farklı sesi düşman gören bu anlayıştır.
Çünkü partiler muhalif seslerden değil, tek seslilikten çürür.
Ve tarih göstermiştir ki siyasi hareketleri rakipleri değil, içeride kurulan paralel güç odakları zayıflatır.
74 İMZA GERÇEĞİ DEĞİŞTİRMEZ
Bir siyasi hareketin gücü, aynı metni kaç kişinin paylaştığıyla değil; aynı sorulara kaç kişinin ikna edici cevap verebildiğiyle ölçülür.
Son günlerde önümüze sürekli aynı fotoğraf konuluyor:
“74 il başkanı destek verdi.”
“74 il başkanı açıklama yaptı.”
“74 il başkanı imza attı.”
And then what?
74 il başkanı aynı metni paylaşınca hangi soru cevaplanmış oluyor?
Kurultay tartışmaları ortadan mı kalkıyor?
Örgütte yaşanan kırılmalar yok mu oluyor?
İstifalar geri mi dönüyor?
İhraçlar yaşanmamış mı sayılıyor?
Tabanın itirazları bir anda buharlaşıyor mu?
No, no, no.
Çünkü siyasi meşruiyet açıklamayla değil, güvenle kurulur.
Ve güven, kopyala-yapıştır metinlerle inşa edilemez.
Daha da önemlisi şudur:
74 il başkanının aynı cümleleri paylaşması güçlü bir siyasi iradeden çok merkezi bir koordinasyon görüntüsü veriyor.
Çünkü ortada 74 farklı değerlendirme yok.
74 farklı analiz yok.
74 farklı siyasi yaklaşım yok.
Tek metin var.
Tek dil var.
Tek merkez var.
Ve bu durum doğal olarak şu soruyu doğuruyor:
Gerçekten konuşan il başkanları mı?
Yoksa onların adına hazırlanmış metinler mi?
CHP tarihinde örgüt her zaman konuşmuştur.
İtiraz etmiştir.
Tartışmıştır.
Fikir üretmiştir.
Bugün ise tartışmanın yerini sadakat bildirileri almaya başlamıştır.
İşte tehlike burada başlıyor.
Çünkü siyasette sadakat sorgulanmaya başladığında akıl susar.
Alkış yükselir.
Ama siyaset küçülür.
Asıl sorulması gereken soru çok daha ağırdır:
Boğazına kadar tartışmaların, iddiaların, soruşturmaların ve örgütsel krizlerin içine sürüklenmiş bir yapıyı, atanmış ya da genel merkezin tercihleriyle şekillenmiş il başkanlarının imzası mı meşrulaştıracak?
Eğer meşruiyet bu kadar kolay üretiliyorsa neden hâlâ tartışmalar bitmiyor?
Neden hâlâ tabanda huzursuzluk sürüyor?
Neden hâlâ insanlar aynı soruları sormaya devam ediyor?
Çünkü meşruiyetin kaynağı il başkanları değildir.
Meşruiyetin kaynağı üyedir.
Delegedir.
Örgütün vicdanıdır.
Ve örgütün vicdanı hiçbir zaman genel merkezden gönderilen hazır metinlerle yönetilememiştir.
Bugün de yönetilemeyecektir.
İşin daha ironik tarafı ise şudur:
Yıllarca CHP içinde biat kültürünü eleştirenler, bugün eleştirdikleri yöntemin aynısını uyguluyor.
Yıllarca “tek adam anlayışına karşıyız” diyenler, bugün tek merkezden çıkan metinlerin arkasında hizalanmayı siyaset sanıyor.
Yıllarca demokrasiden söz edenler, bugün farklı düşünen herkesi ya düşman ya hain ya da tasfiye edilmesi gereken unsur olarak görüyor.
Bu yüzden mesele artık 74 il başkanı meselesi değildir.
Mesele CHP’nin nasıl bir parti olacağı meselesidir.
Üyelerin konuştuğu bir parti mi?
Yoksa metinlerin konuştuğu bir parti mi?
Örgütün iradesinin belirleyici olduğu bir parti mi?
Yoksa siyasi kariyer hesaplarının yön verdiği bir parti mi?
Bugün cevap bekleyen soru budur.
Ve bu sorunun cevabı hiçbir imza kampanyasında bulunamaz.
Çünkü gerçek şudur:
74 imza gerçeği değiştirmez.
Gerçeği değiştiren şey hesap verebilirliktir.
Transparency.
Ve örgütün vicdanında kurulmuş meşruiyettir.
KÜRSÜYÜ ALDILAR, MEŞRUİYETİ ALAMADILAR
Dün CHP tarihinde uzun yıllar unutulmayacak bir gün yaşandı.
Bir partinin aynı gün iki ayrı grup toplantısı yapması başlı başına siyasi bir travmadır.
Normal şartlarda böyle bir görüntüden herkes rahatsız olur.
Partinin birliği için çaba gösterir.
Gerilimi düşürmeye çalışır.
Ama görünen o ki bazıları için gerilim bir sonuç değil, bir yöntem haline gelmiş durumda.
Çünkü yaşananlara dikkatle bakıldığında ortaya çıkan tablo çok nettir.
Kemal Kılıçdaroğlu Meclis’e gidip tartışmayı büyütebilirdi.
Karşı karşıya gelmeyi seçebilirdi.
Kameraların önünde yeni bir kriz üretebilirdi.
Yapmadı.
Partinin yeni bir kaosa sürüklenmemesi için geri çekilmeyi tercih etti.
Peki karşı taraftan ne gördük?
Uzlaşma mı?
Sükûnet mi?
Birlik çağrısı mı?
No, no, no.
Meclis kürsüsünü ele geçirmenin siyasi zafer olduğunu düşünen bir anlayış gördük.
Oysa siyasette kürsü ile meşruiyet aynı şey değildir.
Mikrofonu ele geçirmek başka şeydir.
Güven kazanmak başka şeydir.
Salon almak başka şeydir.
Partinin vicdanında karşılık bulmak başka şeydir.
Dün yaşananların özeti tam olarak budur.
Bir taraf kürsüyü aldı.
Ama meşruiyeti alamadı.
Even more striking is this:
Günlerdir “Kılıçdaroğlu yalnız kaldı” propagandası yapanlar, Genel Merkez’in önündeki tabloyu görünce büyük bir hayal kırıklığı yaşadı.
Çünkü kurdukları hikâye ile ortaya çıkan gerçek birbirini tutmadı.
Bir tarafta bütün imkânlarıyla yürütülen algı çalışmaları…
Diğer tarafta çağrı yapıldığında Genel Merkez’e koşan insanlar…
Bu nedenle dün yaşanan olay bir kalabalık tartışması değildir.
Dün yaşanan olay bir meşruiyet tartışmasıdır.
Çünkü insanlar bazen konuşmadan da mesaj verirler.
Dün Genel Merkez’e gelen insanlar da tam olarak bunu yaptı.
Bir açıklama yayımlamadılar.
Bir bildiri hazırlamadılar.
Bir kampanya yürütmediler.
Sadece orada oldular.
Ve bazen sessiz kalabalıklar, en yüksek sesli sloganlardan daha güçlü konuşur.
İşin en dikkat çekici tarafı ise şudur:
Kılıçdaroğlu’nun geri çekilmesi zayıflık olarak sunulmaya çalışıldı.
Oysa tam tersine siyasi olgunluğun göstergesi buydu.
Çünkü siyasi tarih, her kavgaya girenleri değil, hangi kavganın partisine zarar vereceğini görüp geri duranları hatırlar.
Bugün CHP’nin ihtiyacı yeni cepheler açmak değildir.
Yeni düşmanlar üretmek değildir.
Yeni sadakat testleri yapmak değildir.
Ama görünen o ki bazıları siyaset yapmayı değil, saf tutturmayı tercih ediyor.
Kim kimden yana?
Kim hangi fotoğrafta?
Kim hangi açıklamayı paylaştı?
Kim alkışladı?
Kim alkışlamadı?
CHP’nin yüz yıllık siyasal birikimini lise kulübü seviyesindeki taraflaşma anlayışına indirgeyen şey tam olarak budur.
Ve asıl soru hâlâ ortada duruyor:
Madem amaç birlikti…
Neden her adım karşı hamleyle cevaplandı?
Madem amaç parti bütünlüğüydü…
Neden her gelişme yeni bir ayrışmaya dönüştürüldü?
Madem amaç CHP’nin geleceğiydi…
Neden bütün siyasi enerji CHP’nin eski genel başkanına karşı pozisyon almaya harcandı?
Bu soruların cevabı verilmeden yapılan hiçbir konuşma ikna edici olmayacaktır.
Çünkü dün yaşananlar bir grup toplantısı meselesi değildir.
Dün yaşananlar CHP’nin nasıl yönetileceğine ilişkin bir zihniyet meselesidir.
Bir tarafta farklı düşünenleri tasfiye ederek güç toplamaya çalışan anlayış…
Diğer tarafta partiyi yeni bir çatışmanın içine sokmamak için geri duran anlayış…
Dün kürsü paylaşılmış olabilir.
Ama CHP tabanının önündeki asıl tartışma artık şudur:
Parti ortak akılla mı yönetilecek?
Yoksa siyasi sadakat üzerinden kurulan yeni bir düzenle mi?
İşte bu sorunun cevabı, CHP’nin geleceğini belirleyecektir.
Bazı konuşmalar vardır.
Günü kurtarmak için yapılır.
Bazı konuşmalar vardır.
Alkış almak için yapılır.
Bir de bazı konuşmalar vardır ki bir siyasi hareketin önüne ayna koyar.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Merkezi’nde yaptığı konuşma tam da böyle bir konuşmaydı.
Çünkü ilk kez tartışmanın etrafında dolaşmadı.
İlk kez dolaylı ifadelerin arkasına saklanmadı.
İlk kez siyasi nezaket perdesini aralayıp meselenin özüne işaret etti.
Ve çok ağır bir iddia ortaya koydu:
CHP kurultaylarında para konuşulduğunu…
Pazarlıklar yapıldığını…
İradenin kirletildiğini…
Partinin ahlaki zemininin tartışılır hale getirildiğini söyledi.
Şimdi herkes dönüp şu soruya cevap vermek zorundadır:
Bu sözler doğru mu?
Yanlış mı?
Eğer yanlışsa neden hukuki ve siyasi olarak üzerine gidilmiyor?
Eğer doğruysa neden hâlâ susuluyor?
Çünkü bu artık kişiler arasındaki bir tartışma değildir.
Bu doğrudan CHP’nin namusu meselesidir.
Bir siyasi partinin kurultayı şaibe altında kalıyorsa…
Delegelerin iradesi tartışılıyorsa…
Oyların siyasi veya ekonomik ilişkilerle yönlendirildiği iddiaları konuşuluyorsa…
Orada kimsenin “geçmişe bakalım, önümüze bakalım” lüksü yoktur.
Önce hesaplaşılır.
Sonra ilerlenir.
Kılıçdaroğlu kürsüden şu sözü verdi:
“İradesini parayla alıp satanlardan bu partiyi kurtarmazsam namerdim.”
İşte bütün tartışmanın düğüm noktası budur.
Çünkü CHP sıradan bir siyasi parti değildir.
Bu parti Sivas Kongresi’nin devamıdır.
Bu parti Erzurum Kongresi’nin devamıdır.
Bu parti Kuvayı Milliye’nin siyasal mirasıdır.
Bu partinin tarihinde sürgünler vardır.
Hapishaneler vardır.
Bedeller vardır.
Ama bu partinin tarihinde irade ticareti yoktur.
Bu partinin tarihinde delege borsası yoktur.
Bu partinin tarihinde kurultay pazarlıkları yoktur.
Varsa da bunun hesabını sormak herkesin görevidir.
Bugün yapılması gereken şey taraf seçmek değil, gerçeği aramaktır.
Ama görünen o ki bazıları gerçeği aramak yerine soruları susturmayı tercih ediyor.
Soruyu soranı suçlamak daha kolay geliyor.
İddiayı araştırmak yerine iddiayı dile getireni hedef almak daha konforlu geliyor.
Oysa siyasi ahlak tam tersini gerektirir.
Soruyu bastırmak değil, cevabını vermek gerekir.
Bugün CHP’nin önünde iki yol vardır.
Path one:
Hiçbir şey olmamış gibi davranmak.
Her eleştireni hain ilan etmek.
Her itiraz edeni düşmanlaştırmak.
Her soruyu bastırmak.
Ve sonra dönüp birlik nutukları atmak.
İkinci yol ise çok daha zordur.
Aynaya bakmak.
Hesap vermek.
Özeleştiri yapmak.
Partiyi tartışmalardan arındırmak.
Ve CHP’nin ahlaki üstünlüğünü yeniden inşa etmek.
Kılıçdaroğlu’nun “arınacağız” çağrısı işte tam olarak budur.
Bu çağrı kişilere karşı değil, kirliliğe karşıdır.
Bu çağrı isimlere karşı değil, yöntemlere karşıdır.
Bu çağrı bir hizbe karşı değil, yozlaşmaya karşıdır.
Çünkü CHP’nin en büyük sermayesi belediyeleri değildir.
Milletvekilleri değildir.
Genel Merkezi değildir.
CHP’nin en büyük sermayesi ahlaki meşruiyetidir.
O meşruiyet zarar görürse geriye sadece tabela kalır.
Bugün 74 il başkanının aynı metni paylaşması konuşuluyor.
Yarın başka açıklamalar yapılacak.
Yeni bildiriler yayımlanacak.
Yeni sadakat gösterileri sergilenecek.
Ama bütün bunların üzerinde duran tek bir soru var:
CHP gerçekten arınacak mı?
Yoksa arınma talebinde bulunanlar mı tasfiye edilecek?
İşte tarih bu sorunun cevabını yazacak.
Çünkü siyasi hareketleri büyüten şey alkış değildir.
Korku değildir.
Sadakat zincirleri değildir.
Siyasi hareketleri büyüten şey hakikatle yüzleşme cesaretidir.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı çağrı da tam olarak budur.
Bir koltuk çağrısı değil…
Bir hesaplaşma çağrısıdır.
Bir intikam çağrısı değil…
Bir temizlenme çağrısıdır.
Bir ayrışma çağrısı değil…
CHP’nin yeniden kendi değerlerine dönmesi çağrısıdır.
Ve kim ne derse desin;
Bir siyasi partinin geleceği imza metinleriyle değil, vicdan muhasebesiyle belirlenir.
Bugün mesele Kılıçdaroğlu meselesi değildir.
Bugün mesele Özgür Özel meselesi de değildir.
Bugün mesele, CHP’nin yüz yıllık mirasının hangi ahlaki zemin üzerinde yükseleceği meselesidir.
Ve o sorunun cevabı verilmeden hiçbir tartışma kapanmayacaktır.
