HALKWEBAuthors‘’Canımızı Veririz, CHP Genel Merkezi’ni Vermeyiz’’

‘’Canımızı Veririz, CHP Genel Merkezi’ni Vermeyiz’’

Meşruiyet Krizi ve Hamasetin Sınırları “Can Değil, Hesap Verin! Genel Merkezi Değil, Gerçeği Savunun!

0:00 0:00

Siyasette bazı cümleler vardır; söylendiği an alkış toplar ama geride bıraktığı yankı, aslında bir çöküşün habercisidir. Çünkü o cümleler, gerçeği büyütmez—örtmeye çalışır.

“Canımızı veririz, CHP Genel Merkezi’ni vermeyiz.”

Bu söz, ilk bakışta bir direniş manifestosu gibi okunabilir. Ancak biraz yakından bakıldığında, bunun bir kararlılık ifadesinden çok, derin bir meşruiyet krizinin panik refleksi olduğu görülür. Zira gerçekten meşru olan bir yapı, kendini “ölümüne savunmak” zorunda kalmaz. Meşruiyet, sloganla değil; süreçle kurulur.

Bugün CHP’nin son yıllarına damga vuran kongre ve kurultay tartışmaları hâlâ kapanmamış bir dosya gibi ortada duruyor. Delege iradesinin nasıl şekillendiği, süreçlerin ne kadar şeffaf olduğu ve parti içi demokrasinin gerçekten işleyip işlemediği soruları cevapsızken, ortaya konan bu mutlak sahiplenme dili, bir özgüven göstergesi değil; sorgulamayı bastırma çabasıdır.

Çünkü siyaset basit bir gerçeğe dayanır:
Eğer bir şeyi bu kadar yüksek sesle savunmak zorundaysanız, orada zaten savunulması gereken bir problem vardır.

Ve belki de asıl mesele tam olarak budur:
Savunulan şey gerçekten bir “genel merkez” mi, yoksa sorgulanmaktan kaçırılan bir düzen mi?

Ancak asıl kırılma noktası, bu yüksek perdeli söylemin pratikte neyle karşılık bulduğudur. Çünkü siyaset, söylenenle yapılan arasındaki mesafeden ibarettir. O mesafe açıldıkça, en iddialı cümleler bile hızla anlamını yitirir.

Bugün “genel merkezi vermeyiz” diyen iradenin, aynı kararlılığı parti içi demokrasi söz konusu olduğunda gösterip göstermediği ciddi bir soru işaretidir. Kongre ve kurultay süreçlerine dair tartışmalar hâlâ canlılığını korurken; bu süreçlerin şeffaf biçimde ele alınmaması, aksine üzerinin örtülmeye çalışılması, kurulan her “mutlak meşruiyet” iddiasını daha da tartışmalı hale getirmektedir.

Dahası, parti içi disiplin ve etik meselelerde ortaya çıkan tablo, bu çelişkiyi daha da keskinleştiriyor. Bazı isimler söz konusu olduğunda hızlı ve sert refleksler devreye girerken, benzer ağırlıktaki başka dosyalarda dikkat çekici bir suskunluk hâkim oluyor. Bu durum, “ilke”nin yerini “duruma göre pozisyon”un aldığı yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.

Oysa kurumsal ciddiyet, tam da burada başlar:
Aynı standart herkes için geçerli değilse, ortada standart yoktur.

Ve tam da bu yüzden, bugün yükselen sert söylem, bir güç gösterisi olmaktan çok, geçmişteki bu tutarsızlıkların üzerini örtmeye çalışan bir gürültüye dönüşmektedir. Çünkü siyaset hafızası olan bir alandır. Dün yapılanlar unutulmadan, bugün kurulan cümleler inandırıcı olamaz.

Bu noktada artık mesele bir binayı savunmak değil, o binanın nasıl yönetildiği ve hangi ilkelerle ayakta tutulduğudur. Eğer bu sorular cevapsız kalıyorsa, en sert sözler bile yalnızca birer savunma refleksi olarak kalır.

Tam da bu noktada, siyasette giderek normalleşen tehlikeli bir eğilimi görmek gerekiyor: Hukukla konuşması gereken bir alanın, sokak diliyle ikame edilmesi.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, kamuoyunda “ahmak davası” olarak bilinen ve istinaf sürecinde olan dosyaya ilişkin “İstinaf benim hakkımda ceza versin, bu iktidar Yargıtay karar gününü göremez, bu millet ayağa kalkar” sözleri, tam olarak bu kırılmanın ifadesidir. Bu cümle, yalnızca bir siyasi tepki değildir; aynı zamanda hukuki bir sürecin, toplumsal mobilizasyon tehdidi üzerinden tartışmaya açılmasıdır.

Bu söylem ile “canımızı veririz” çıkışı arasında aslında derin bir zihniyet ortaklığı vardır. Her ikisi de hukuku merkeze alan bir dil kurmak yerine, gerilimi yükselterek meşruiyet üretmeye çalışır. Oysa bu yaklaşım, kısa vadede tabanı konsolide etse bile uzun vadede siyasetin zeminini aşındırır.

Çünkü hukuk, “millet ayağa kalkar” tehdidiyle değil; ilke, tutarlılık ve güvenle ayakta kalır.

Eğer bir siyasi hareket, yargı süreçlerini sokakla dengelemeye başlıyorsa, bu yalnızca mevcut iktidara değil; bizzat kendi savunduğu hukuk düzenine de zarar verir. Bu noktadan sonra ortaya çıkan şey, bir hukuk mücadelesi değil; güç mücadelesidir.

İşte bu yüzden “kahramanlık” söylemi yeniden düşünülmelidir. Gerçek cesaret; gerilimi büyütmekte değil, onu yönetebilmekte yatar. Tartışmalı kurultay süreçlerini şeffaf biçimde incelemek, delege iradesine dair tüm gölgeleri kaldırmak, yolsuzluk iddialarıyla anılan isimler hakkında net adımlar atmak ve fezlekesi bulunan milletvekilleri konusunda dokunulmazlık tartışmasını açabilmek…

Bunlar yapılmadan kurulan her sert cümle, yalnızca bir şeyin eksikliğini büyütür: güvenin.

Ve siyaset, güven olmadan ayakta kalamaz.

Artık mesele bütün çıplaklığıyla ortadadır: Siyasette asıl kriz, neyin savunulduğu değil; neyin ısrarla görmezden gelindiğidir.

Bugün “genel merkezi vermeyiz” diyerek kurulan sert söylem, bir direniş dili gibi sunulsa da, gerçekte başka bir gerçeği açığa çıkarıyor: Asıl yapılması gerekenlerle yüzleşmek yerine, onların etrafında dolaşan bir siyasal konfor alanı. Oysa meşruiyet, savunularak değil; şeffaflıkla yeniden inşa edilir.

Eğer gerçekten bir cesaret gösterilecekse, bu; tartışmalı kurultay süreçlerinin üzerindeki tüm gölgeleri kaldırmakla başlar. Delege iradesine dair en küçük şüpheyi bile ortadan kaldıracak bir açıklık sağlamak, parti içi demokrasiyi tartışmaya açmak ve her türlü eleştiriyi bastırmak yerine onunla yüzleşmek gerekir.

Aynı kararlılık, yolsuzluk iddialarıyla adı anılan belediye başkanları ve bürokratlar için de gösterilmelidir. Siyasi aidiyetin, hukuki ve etik sorumluluğun önüne geçmesine izin vermemek; aklanana kadar görevden uzaklaşma ya da partiyle ilişkilerin kesilmesi gibi net adımlar atmak, kurumsal ciddiyetin gereğidir. Benzer şekilde, hakkında fezleke bulunan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması için irade ortaya koymak, yalnızca hukuka değil, kamu vicdanına da saygının göstergesi olacaktır.

İşte gerçek kahramanlık tam da burada başlar.

Bir binayı savunmak kolaydır.
Zor olan, o binanın nasıl yönetildiğini sorgulamaktır.

Slogan üretmek kolaydır.
Zor olan, o sloganları gereksiz kılacak bir adalet düzeni kurmaktır.

Yüksek sesle konuşmak kolaydır.
Zor olan, o sesin arkasını doldurmaktır.

Bu yüzden bugün ihtiyaç duyulan şey, “can veririz” diyen bir siyaset değil; “hesap veririz” diyebilen bir siyaset anlayışıdır.

Çünkü siyaset, fedakârlık iddiasıyla değil; hesap verebilirlik cesaretiyle güçlenir.

Ve son söz şudur:
Genel merkezi savunmak değil, gerçeği savunmak gerekir.

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR