Hz. Ali’yi Kûfe’de, Kılıçdaroğlu’nu Ankara’da vuran hançer aynı hançerdir; kabzası hırsla, ucu zehirle, kını ise ‘haklılık’ iddiasıyla dövülmüştür. Hançeri tutan bir kişi değil; yolunu aydınlatan ışığı, o ışığın sahibiyle birlikte söndürmeye çalışan bir ‘zihniyet’tir.
O hançerden akan kan, hançerlenenin değil, zihniyetin sırtına bindiği davanın kanıdır.
İnsanlık tarihi, sadece savaşları ve zaferleri değil, “sırttan vuranları” and “yarı yolda bırakanları” da yazmıştır. Bu tarihin en derin yaralarından biri, Kûfe’nin sabah namazında Hz. Ali’nin sırtına inen o zehirli hançerin açtığı yaradır. Günlerce zehre yatırılmış bu hançer, bir anlık öfkeyle değil, zehirli bir örümceğin ördüğü ağ gibi işlenmiş ve düzenlenmiş bir operasyonla inmiştir. Sadece bir halifeyi değil; bir adaleti, bir olgunluğu ve bir sadakati hedef almıştır.
Hançeri indiren, bir zamanlar Hz. Ali’nin yanında yer almış, ekmeğini yemiş, onun gölgesinde yetişmiş, sonrasında da saf değiştirerek yollarını ayırmış; “din adına” diyerek hançeri indirip iyilik maskesinin arkasına saklanmıştır. Hançeri tutan bir şahıs olsa da indiren, kendi emelleri için çalışan karanlık bir zihniyettir.
Bugün ise şaibelerle dizayn edilmiş bir kurultayda, hançeri tutanlar ve saplayanlar benzer bahanelere bürünmüşlerdir. O kurultayda yankılanan “Sırtımda hançerlerle seçime girdim” sitemi; yine o aynı zehrin form değiştirerek kurultay salonlarına sızdıran yol arkadaşlarınaydı.
Koltuk ve makam uğruna, kendilerine babalık yapan, onları o makamlara taşıyan iradeyi; vicdanlarını kaybederek, bizzat o iradenin gölgesinde katletmişlerdir.
Bugün aynı hançeri saplayan eller; yine “başarı”, “değişim” maskeleri arkasında adaleti kanatmaya devam ediyorlar.
Kısaca hançerin kaynağı; en yakında olup önce birlikte yürüyen, sonradan saf değiştirenlerin temsilcileridir. Her iki olay da kutsal değerler adına yapılmış gibi gösterilmiş, aslında o “değerler” zehirle örülmüş kanlı bir kının içine hapsedilmiştir. Her iki hançerden de damlayan kan; birliğe, kardeşliğe, samimiyete ve güvene bulaşmış, ahlaki değerleri karartmıştır.
“Sırtımdaki hançerlerle seçime girdim” dendiği o an; akan kan delege borsasında el sıkışanlara, gizli kapılar ardında protokol imzalayanlara ve “değişim” maskesiyle vefasızlığı kutsayanlara bulaşmıştır.
Bu iki hançerle de öldürülen liderler değil, adalettir.
Burada öldürülen; kilometrelerce “Adalet Yürüyüşü” yapmış, toplumsal barış için “HELALLEŞME” çağrısı yapmış birleştirici bir adamın bedeni değil; sarsılmaz zannettiğimiz yoldaşlığın onuru ve güveni olmuştur.
Burada öldürülen; “Siyasi ahlak yasasını çıkarmalıyız” diyen, siyasetin ahlakla ve akılla yapılacağını gösteren inançtı.
Kibirle, öfkeyle ve hançerle gelen zafer her zaman geçici olmuştur. Hz. Ali’ye hançeri vuran zihniyet tarihin karanlık sayfalarında ibret belgesi olarak kalırken, Hz. Ali adaletin sembolü olmuştur.
Bugünün hançercileri yarattıkları o şaibeli bataklığın içinde debelenirken, asıl kazananlar o bataklıktan çıkanlar ve “temiz ellerle” yeni bir yol açanlar olacaktır.
Çünkü bataklığı kurutamazsak, bütün emeller birer çiçek gibi orada solup gidecektir.
Akan kan, karanlık ve yoğun bir bataklığa dönüşmüştür. Bir fikir ve adalet ihanetle öldürülmüştür; o kan, adaleti savunan herkesin vicdanında kara bir leke gibi durmaktadır. Eğer söküp atamazsak, vicdanımızı kendi irademizle karartmış olacağız.
Hançerli bir sofrada adalet aranmaz!
Asıl mesele; bataklığı kurutamıyorsak o hançeri elinde tutanlarla aynı masaya oturmak değil, o kanlı sofrayı terk edip kurtarabildiğimiz vicdanlarla, temiz ruhlarla güneşin doğuşuna yürümek ve Türkiye’ye sözümüzü tutmaktır.
Bunun için tabelaların gölgesine değil; gölgesi adalet olan, yoldaşlık yapacak dostluklara, “temiz ellere” ihtiyacımız var.

En önemlisi de Kemal Kılıçdaroğlu’nun sözünü tutmasına ihtiyacımız var.
Zaman, yeni bir hikaye yazma zamanıdır! Zaman DEĞİŞİM değil, DÖNÜŞÜM zamanıdır.
