HALKWEBAuthorsBir Konuşma Neyi Değiştirir?

Bir Konuşma Neyi Değiştirir?

0:00 0:00

Bazı konuşmalar vardır; aradan binlerce yıl geçse bile unutulmaz. Çünkü yalnızca söylenmiş olmazlar, bir kırılma anını tarif ederler.
Bunlardan biri, Shakespeare’in sahneye taşıdığı Marcus Antonius’un tiradıdır.
Antonius kalabalığa şöyle seslenir:
“Dostlar, Romalılar, vatandaşlar, kulak verin bana.
Ben Sezar’ı övmeye değil, gömmeye geldim.”

Bu cümle söylendiğinde kimse, deyim yerindeyse Sezar’ın hakkının gerçekten Sezar’a teslim edileceğini ve bunun bir isyana dönüşeceğini bilmiyordu.
Çünkü Antonius bir miting yapmıyordu.
Bir çağrı kurmuyordu.
Bir yönlendirme yapmıyordu.
Ortaya koyduğu şey bir program değil, bir manzaraydı: Bir ölünün bedeni.
Bir adaletsizlik.
Susturulmuş, kimsesiz bırakılmış bir hakikat.

***

Bugün ise Türkiye’de neredeyse bir yıldır mitingler yapılıyor. Meydanlar doluyor, kürsüler kuruluyor, sloganlar atılıyor, şarkılar söyleniyor. Ama ortada ne bir uyanış var ne de yaşananları gerçekten bir haksızlık olarak hisseden bir halk.
Ve tam da bu yüzden şu soru hâlâ ortada duruyor:
Bunca ses, bunca söz, bunca çağrı neden karşılık bulmuyor?
Çünkü Marcus Antonius halka yukarıdan bakmadı.
Önce eşitlik kurdu:
“Dostlar.”
Sonra ortak kimliği hatırlattı:
“Romalılar.”
En son kaderi ve siyasal aidiyeti işaret etti:
“Vatandaşlar.”
“Ben sizin adınıza konuşuyorum” demedi.
“Ben sizinle birlikteyim” dedi.
Ve belki de en belirleyici fark burada ortaya çıktı:
Antonius hiçbir şey talep etmedi.
Ne oy istedi,
ne slogan,
ne alkış,
ne de isyan.
Sadece bir adaletsizliği görünür kıldı.
Öfkeyi örgütlemedi.
Kızgınlığı yönetmeye çalışmadı.
Hakikati ortaya koydu ve gerisini halkın vicdanına bıraktı.
Ne bir savunma yaptı ne de bir saldırı. Sadece bir tablo çizdi ve halkın gerçeği kendi gözleriyle görmesine izin verdi.

***

İşte kırılma tam da burada yaşandı.
Çünkü slogan önceden yazılmamıştı.
Adaletsizlik ezber değildi.
Haksızlık, halkın kendi keşfiydi; kendi deneyimi, kendi sezgisiydi. Bu yüzden kitle kendini kandırılmış değil, uyanmış hissetti.

***

CHP ise yaklaşık bir yıldır miting yapıyor.
Konuşuyor, çağırıyor, talep ediyor.
Ama halk yerinden kalkmıyor.
Pijamasını çıkarıp mitinge bile gelmiyor.
Çünkü mesele kalabalık toplamak değil; bir duyguyu serbest bırakabilmek…
Üstelik bu dil, CHP’nin kendi geçmişiyle kurduğu ilişkide de derin bir sorun barındırıyor.
Seçim yenilgisinin bütün yükü tek bir ismin, eski genel başkanın omzuna bırakılıyor.
Sanki yaşanan her şeyin nedeni oymuş gibi.
Sanki bütün hikâye orada bitiyor ya da orada başlıyordu.
Oysa CHP’de yaşanan, bir siyaset tartışmasından çok, kolektif bir yenilginin tek bir kişiye yıkılmasıydı.
Sessiz, soğuk ve incitici bir dışlama biçimi.
Marcus Antonius ise dostunu öldürenlerden bile söz ederken incitici bir dil kurmaz.
Kimseyi aşağılamaz kimseyi hedefe koymaz. Adalet duygusunu yeni bir haksızlık üreterek inşa etmeye kalkmaz.
CHP’de ise adaletsizlik duygusu, tam da bu nedenle, kendi içinde yeniden ve yeniden üretiliyor.
Çünkü yapılan şey, bir yenilgiyi ya da bir adaletsizliği anlamaya çalışmak değil; kolektif bir suçu ve sorumluluğu kişisel bir günaha dönüştürmektir.
Elbette içeride orantısız bir kavgası olan, yoldaşını terk edip bütün suçu ona yükleyen bir siyasetin halka umut olması beklenemez.
Ama Antonius böyle yapmadı.
Ne karşısındakileri açık açık suçladı ne de dostunu savunma kalkanına dönüştürdü.
Sadece örneklerle, yaşananları ve yapılanları, yani haksızlığın kendisini görünür kıldı.
CHP ise önceki genel başkanının emeğiyle helalleşmek yerine, sürekli suçlayan,
itibarsızlaştıran, hesabı geçmişe yıkan bir dil kuruyor.

***

Bu dil, halka güven vermiyor.
Çünkü halk, kendi iç hesaplaşmasını bile linç üzerinden yapan bir siyasetin adalet dağıtabileceğine inanmıyor.
Kemal Kılıçdaroğlu, bir siyasi figürden çok, üstü örtük bir günah öznesine dönüştürülmüş durumda.
Bu yapılanlar ne sevenleri ikna ediyor ne de eleştirenleri rahatlatıyor.
Çünkü halk şunu açıkça görüyor:
Kendi içindeki kırılmayı onaramayan bir siyaset, ülkenin büyük adaletsizliklerini nasıl onaracak?
Oysa Antonius yas tutuyordu.
Kimseyi suçlamıyordu.
İçinde fırtınalar esiyordu ama halkın karşısında durgun, derin bir deniz gibiydi.
CHP ise yası hızla geçiştirip rasyonel kararlar bekliyor.
Kendi dışındaki herkesi suçluyor.
Hırçınlaşıyor.
Halkın dertleriyle dertleşmek yerine, kendini savunmakla meşgul oluyor.
Oysa bu ülkede insanlar yoksulluğun yasını bile tutamıyor.
Kaybettikleri hayatların adını koyamıyor.
Öfkeleri bile kendilerine ait değil.
Ne hissettiklerini bile bilmiyorlar.
Antonius halkı suçlamadı.
Halka kızmadı.
Bağırmadı.
Halkı masumlaştırdı.
Suçu yukarıya koydu.
CHP ise hâlâ halka
“Yanlış yaptınız”,
“Bize oy vermediniz”,
“Kandırıldınız” demeye devam ediyor.

***

Ve tam da burada siyaset, halkla yan yana durmak yerine, halkın karşısına geçiyor.

Peki halktan uzaklaştığını fark etmeyen bir siyaset, daha ne kadar yüksek sesle konuşursa gerçekten duyulabilir?

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR