HALKWEBAuthorsThe Legacy My Father Left Behind

The Legacy My Father Left Behind

Babam memurdu. Üç çocuğunu okuttu. Beni tıp fakültesinde, iki erkek kardeşimi diş hekimliğinde. Kendisi okuyamamıştı. Yoksulluk izin vermemişti buna. Ama çocuklarının önüne aynı engelin çıkmasına izin vermedi.

Babamın bana bıraktığı en büyük miras, para ya da mülk değildi. Bir duruştu.

Hayatım boyunca onu kimsenin karşısında eğilirken görmedim. Kimsenin hakkına el uzatmadı, kimsenin hakkını da yedirmedi. Yoksuldu ama yoksulluğunu karakterine bulaştırmadı. İmkânı azdı ama onurundan hiç eksiltmedi. Bize sürekli nasihat veren bir insan değildi; zaten buna ihtiyaç da duymazdı. Nasıl yaşanacağını anlatarak değil, yaşayarak gösterirdi. Bir insanın sözüyle yaptığı arasında fark olmaması gerektiğini, doğruluktan sapmanın en büyük yoksulluk olduğunu ondan öğrendim.

Ben kız çocuğuydum. Fakat evimizde bunun hiçbir ayrıcalığı ya da eksikliği yoktu. Babam, okumamam gibi bir ihtimalden hiç söz etmezdi. Erkek kardeşlerim hangi hakka sahipse ben de o hakka sahiptim. Kadınların ikinci sınıf insan sayılabildiğini çok daha sonra, üniversite yıllarında öğrendim.

Yoksulduk. Ama yoksulluğumuzun reklamını yapacak kadar vaktimiz yoktu.

Annem evin yükünü sırtlanırdı. Babam maaşını getirirdi. Biz de yetirmeye çalışırdık. Çoğu zaman yetmezdi ama yine de bir şekilde yeterdi. Çünkü bazı ailelerde para değil, fedakârlık dolaşır evin içinde.

Tek odası sobalı evimizi hatırlıyorum. Herkes uyuduktan sonra o odaya geçer, sabaha kadar ders çalışırdım. Çalışma masam yoktu. Halının üzerinde dirsek çürüterek okudum. Ne dershaneye gidebildim ne özel ders alabildim. Yazları çalışır harçlığımı çıkarırdım. Üniversitede ikinci sınıftan itibaren hem çalıştım hem okudum.

Yıllar sonra babamın bir cümlesini daha iyi anladım:

“Siz üniversiteye başladıktan sonra maaşımı kira diye, harçlık diye sizlere dağıtır, başımı yastığa koyunca bu ayı da atlattık diye şükrederdim.”

O cümlede bir babanın bütün ömrü vardı.

Biz çoğuna sahip olamadık. Ama elimizdekini paylaşmayı öğrendik. İstemeyi değil, üretmeyi öğrendik. Şikâyet etmeyi değil, dayanmayı öğrendik.

Çalıştığım yıllarda sedye niyetine kullanılan branda bezlerinin üzerinde uyuyup sabah okuluma giderdim. Bir sabah kaldırım üzerinde üst üste yatmış öğrencileri gördüğümü hatırlıyorum. O gün içimden bir söz vermiştim kendime:

Bir gün, insanların sıcak bir yuvası olsun diye uğraşacağım.

Belki çocuk aklıydı. Ama bazı sözler insanın kaderi olur.

Mağdurun, mazlumun hikâyesi hep içimi acıttı. Haksızlığın bana yapılması gerekmiyordu. Görmem yetiyordu. Elimden gelirse elimle, gelmezse sözümle karşı çıkıyordum. Bu yüzden hayatım boyunca en çok duyduğum cümlelerden biri şu oldu:

“Sana ne oluyor?”

Oysa mesele tam da buydu. Bana oluyordu.

Çünkü insanın vicdanı yalnız kendi canını korumak için verilmiş bir organ değildir.

Sonra kitaplar çıktı karşıma.

Dünyayı biraz daha adil kılmaya çalışırken bedel ödeyen insanlar. Susmayanlar. İtiraz edenler. Yalnız kalmayı göze alanlar.

Onları okudukça kendimi daha az yalnız hissettim.

Yurt dışında geçirdiğim yıllarda kalabilirdim. Daha rahat yaşayabilir, daha çok kazanabilirdim. Ama dönmeyi seçtim. Çünkü insan bazen refahı değil, aidiyeti seçer. Ben bu ülkeye ait olduğumu düşündüm. Eksikleriyle, yanlışlarıyla, güzellikleriyle.

Döndüm.

Öğrenciler yetiştirdim.

Hastalar tedavi ettim.

Yirmi sekiz yıl kamu hizmeti yaptım.

Yardım bekleyen insanlara elimden geldiğince ulaştım. Büyük şehirlerin parlak ışıkları altında daha çok kazanmak mümkündü belki. Ama ben Anadolu’da kalmayı seçtim. Çünkü bazen bir insanın duası, bütün kariyer hesaplarından daha değerlidir.

Bugün boynumdaki iki protez, yılların yorgunluğunun sessiz tanıklarıdır. Onlara baktığımda kaybettiklerimi değil, uğruna emek verdiklerimi hatırlarım.

Şimdi siyasete bakışım da buradan doğuyor.

Ben siyaseti bir makam kapısı olarak hiç görmedim. Bir servet aracı olarak da görmedim. Bana göre siyaset, insanların hayatını belirleyen kuralları daha adil hale getirme çabasıdır. Adaletin eksik kaldığı yerde onu tamamlayabilme imkânıdır.

Belki bütün ömrüm boyunca aynı şeyin peşinden gittim.

Önce bir öğrencinin okuyabilmesi için…

Sonra bir hastanın iyileşebilmesi için…

Şimdi de bir yurttaşın hakkını alabilmesi için…

Çünkü insanın hayatındaki en büyük zenginlik, geriye dönüp baktığında kaç kişiye dokunabildiğini görebilmesidir.

Babam bize servet bırakmadı. Ama çalışmanın utanılacak değil, övünülecek bir şey olduğunu bıraktı. Başımızı eğmeden yaşamayı bıraktı. İnsanları makamlarına göre değil, insanlıklarına göre değerlendirmeyi bıraktı. Ben bugün ne yaptıysam, biraz da o memur maaşıyla üç çocuk okutan adamın sessiz inadı sayesinde yaptım.

İnsanın gerçek mirası, çocuklarına bıraktığı para değil; onların karakterine işlediği ahlaktır.

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR