Yazı Dizisi 3
Satılan Cumhuriyet: Özelleştirmeler ve Kayıp Yirmi Üç Yıl
Bir ülke nasıl zenginleşir?
Daha çok üretip.
Daha çok ihraç edip.
Daha fazla teknoloji geliştirip.
Daha yüksek katma değer yaratarak.
Daha iyi eğitimli insanlar yetiştirerek.
Daha güçlü kurumlar inşa ederek.
Kısacası geleceğe yatırım yaparak.
Peki bir ülke sahip olduğu varlıkları satarak zenginleşebilir mi?
Kısa vadede evet.
Uzun vadede ise hayır.
Çünkü satış bir gelir modelidir.
Kalkınma ise bir üretim modelidir.
Türkiye’nin son yirmi üç yılı bu ayrımın en çarpıcı örneklerinden biri olarak tarihe geçebilir.
Cumhuriyet yalnızca bir devlet kurmamıştı.
Aynı zamanda onlarca yıl boyunca ekonomik bir birikim de oluşturmuştu.
Limanlar.
Enerji tesisleri.
Fabrikalar.
Telekomünikasyon altyapıları.
Araziler ve kamu varlıkları.
Bunların tamamı nesiller boyunca ödenen vergilerle oluşturulmuştu.
Her biri ülkenin ortak servetinin bir parçasıydı.
AKP döneminde Cumhuriyet tarihinin en büyük özelleştirme programları gerçekleştirildi.
Özelleştirme kendi başına yanlış bir politika değildir.
Dünyanın birçok ülkesinde uygulanmış, kimi zaman verimliliği artırmış, kimi zaman da kamu üzerindeki mali yükü azaltmıştır.
Tartışılması gereken konu özelleştirmenin kendisi değil, ortaya çıkardığı sonuçtur.
Çünkü asıl soru şudur:
Satılanların yerine ne konuldu?
Bir ülke limanını satabilir ve elde ettiği kaynakla yenilerini inşa edebilir.
Bir kamu işletmesini özelleştirebilir ve bunun karşılığında teknoloji yatırımlarına yönelebilir.
Bir varlığını elden çıkarabilir ama aynı zamanda yeni üretim alanları yaratabilir.
O zaman satış, geleceğe yapılan bir yatırımın parçasına dönüşür.
Türkiye’de ise yıllar geçtikçe şu soru daha yüksek sesle sorulmaya başlandı:
Satılan milyarlarca dolarlık kamu varlığının sonunda ülkeye ne kaldı?
Bu sorunun neden sorulduğunu anlamak için büyük ekonomik teorilere başvurmak gerekmez.
Yakın tarihten iki örnek yeterlidir.
Bunlardan ilki Türk Telekom’dur.
Türkiye’nin en stratejik altyapılarından biri olan Türk Telekom yıllar boyunca kamu yatırımlarıyla oluşturuldu.
Daha sonra özelleştirildi.
Ancak sonraki yıllarda şirketin borç yapısı, hissedarlık modeli ve finansal süreçleri uzun süre kamuoyunda tartışıldı.
Bugün dönüp bakıldığında asıl soru şudur:
Bu kadar stratejik bir varlığın satışından sonra Türkiye telekomünikasyon alanında beklenen sıçramayı gerçekleştirebildi mi?
This is precisely the point.
Satışın kendisi değil, satış sonrasında ortaya çıkan sonucun ne olduğudur.
Bir başka örnek ise şeker fabrikalarıdır.
Bu fabrikalar yıllar boyunca Anadolu’nun birçok kentinde üretimin, istihdamın ve tarımsal hayatın önemli parçaları oldu.
Gelecekleri uzun süre tartışıldı.
Ancak bugün yine aynı soru karşımızda duruyor:
Türkiye tarımda daha güçlü hale gelebildi mi?
Çiftçi daha güçlü hale gelebildi mi?
Kırsal üretim daha rekabetçi hale gelebildi mi?
Çünkü bir ekonomik tercihin başarısı satış işlemiyle değil, yıllar sonra ortaya çıkan sonuçla ölçülür.
Vatandaşın hayatında kalıcı bir iyileşme yaratmıyorsa yapılan işlemin büyüklüğü tek başına başarı anlamına gelmez.
Bugün geriye dönüp bakıldığında tablo düşündürücüdür.
Türkiye dünyanın en büyük teknoloji üreticileri arasına giremedi.
Yüksek katma değerli sanayide beklenen sıçramayı gerçekleştiremedi.
Kişi başına gelir uzun vadeli ve kalıcı bir yükseliş trendi yakalayamadı.
Üretim yapısındaki temel sorunlar çözülemedi.
Cari açık kronik bir sorun olmaya devam etti.
Dış finansmana bağımlılık sürdü.
Sonuç olarak satılan varlıkların yarattığı kaynaklar kalıcı bir ekonomik dönüşüme dönüşemedi.
Bir anlamda Türkiye geleceğinden harcadı.
Tıpkı miras yiyen bir aile gibi, kısa vadeli rahatlama uğruna yılların birikimini tüketti.
Ancak satışlardan elde edilen kaynaklar tükendiğinde aynı sorular yeniden ortaya çıktı:
Nasıl üreteceğiz?
Nasıl rekabet edeceğiz?
Nasıl büyüyeceğiz?
Nasıl zenginleşeceğiz?
Bu soruların hiçbirinin cevabı satış değildir.
Çünkü satış bir kez yapılır.
Kalkınma ise her gün yeniden üretilir.
Belki de bu dönemin en büyük ekonomik çelişkisi burada yatıyor.
Tarihin en büyük özelleştirme gelirleri elde edildi.
Ancak aynı dönemde toplumun geniş kesimleri ekonomik olarak daha kırılgan hale geldi.
Emekliler geçim sıkıntısıyla karşı karşıya kaldı.
Asgari ücret yaşam maliyetinin gerisinde kaldı.
Orta sınıfın satın alma gücü aşındı.
Gençler için ev sahibi olmak giderek ulaşılması zor bir hayale dönüştü.
Bir ülkenin ekonomik başarısı yalnızca büyüme rakamlarıyla ölçülmez.
Vatandaşlarının hayatıyla ölçülür.
İnsanlar daha iyi yaşayabiliyor mu?
Geleceğe daha güvenle bakabiliyor mu?
Çocuklarına daha iyi imkânlar sunabiliyor mu?
Asıl ölçü budur.
Bugün milyonlarca insanın yaşadığı ekonomik kaygı yalnızca güncel bir kriz değildir.
Aynı zamanda yıllar boyunca yapılan tercihlerin sonucudur.
Çünkü ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir.
Aynı zamanda tercihlerin ve önceliklerin sonucudur.
Neye yatırım yaptığınız kadar neyi ihmal ettiğiniz de önemlidir.
Türkiye son yirmi üç yılda önemli kaynaklar kullandı.
Önemli varlıklar sattı.
Önemli fırsatlar elde etti.
Fakat bugün dönüp bakıldığında şu soru hâlâ cevabını bekliyor:
Bu kadar büyük bir ekonomik güç ve bu kadar uzun bir siyasi istikrar dönemi neden kalıcı bir kalkınma hikâyesine dönüşemedi?
Belki de gelecek nesiller bu dönemi incelerken en çok bu sorunun cevabını arayacak.
Çünkü bazı dönemler krizleriyle hatırlanır.
Bazıları başarılarıyla.
Bazıları ise kaçırılmış fırsatlarıyla.
Türkiye’nin son yirmi üç yılı da belki en çok bu nedenle tartışılacaktır.
Çünkü tarih yalnızca neyin satıldığını değil, satılanların yerine neyin inşa edildiğini de sorgular.
Ve yıllar sonra bu döneme ilişkin en önemli soru muhtemelen aynı kalacaktır:
Türkiye geleceğine yatırım mı yaptı, yoksa geleceğini mi harcadı?
Hakan URUN
