Geçen yıl ilginç bir telefon aldım.
AK Parti’nin kuruluşunda yer almış, üç dönem milletvekilliği yapmış, Sayın Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde belediyede görev almış, Milli Görüş kökenli bir dostum aradı.
“Bir kahve içmeye geleceğim” dedi.
Hay hay… Başımın üzerinde yeri var.
Geldi, oturduk, sohbet ettik. Bir süre sonra asıl meseleye geldi.
AK Parti’nin tepe kadrosundan, geçmişte hem bakanlık hem valilik yapmış önemli bir isim ona bir soru sormuş:
“Nurhan Bey’i tanıyorsun. Ona sorar mısın…
Gayrimüslim cemaatlerden neden AK Parti’ye oy gelmiyor?”
Sorunun arkasındaki düşünce de şu:
Cumhuriyet tarihi boyunca gayrimüslimlerin birçok konuda en rahat dönemlerinden birinin yaşandığı iddia ediliyor. Buna rağmen sandıkta bunun siyasi karşılığı görülmüyor.
Ben de dostumun ricasını kırmadım.
Yaz tatiline denk gelmişti, vaktim de vardı. Oturdum uzun uzun düşündüm ve kapsamlı bir değerlendirme yazdım.
Fakat anladığım kadarıyla yazdıklarım pek hoş karşılanmadı.
Çünkü beklenti ile gerçek arasında ciddi bir fark var.
Şunu açıkça söyledim:
Türkiye’deki gayrimüslimler bir tarikat değildir.
Bir aşiret değildir.
Bir cemaat bloku hiç değildir.
Dolayısıyla bizden toplu oy çıkmaz.
Bizim oyumuz bireyseldir.
Aynı evin içinde bile böyledir.
Ben eşimin verdiği oya karışmam, o da benim verdiğim oya karışmaz.
Bu yüzden Türkiye’de bazı siyasetçilerin kafasındaki “cemaatten blok oy alma” beklentisi zaten baştan yanlış bir varsayıma dayanır.
Bizim için esas olan şey çok daha basittir:
Yaşadığımız ülkenin huzuru, hukuku ve refahıdır.
Bu toprakların güvenli, bayındır ve güçlü olmasıdır.
Ben bunu teorik olarak söylemiyorum.
Cumhuriyet Halk Partisi’nde siyaset yapmış biriyim.
Parti içinde gördüğüm yanlışları açıkça eleştirdim.
Sonuç ne oldu?
Üç yıl önce partiden ihraç edildim.
Bugün beni ihraç edenlerin birbirleriyle kavga ettiğini, birbirlerini suçladığını görüyorum.
Demek ki o gün söylediğim eleştiriler tamamen haksız değilmiş.
Ama mesele yalnızca CHP de değil.
Türkiye’de siyasi partilerin çoğunda aynı hastalık var.
Genel başkanların etrafında dokunulmaz, eleştirilemez bir lider miti yaratılıyor.
Parti içi demokrasi rafa kaldırılıyor.
Eleştirenler dışlanıyor.
Sonra da bu mitin etrafında şişmiş egolar büyüyor.
Ve o egolar bir süre sonra ülkeyi yönetmeye kalkıyor.
Bugün Türkiye’nin yaşadığı siyasal tıkanmanın temel nedeni de tam olarak budur.
Partiler kurumsallaşmıyor.
Liderler kutsallaştırılıyor.
Eleştiri ihanet sayılıyor.
Böyle bir siyasi iklimde ne gerçek demokrasi gelişir, ne de sağlıklı bir siyasi rekabet ortaya çıkar.
Dolayısıyla bugün Türkiye’de mevcut siyasi yapı içinde hiçbir parti, bugünkü organizasyon biçimiyle ülkenin geleceğine dair güçlü ve güven veren bir vizyon ortaya koyamıyor.
Biz de bu yüzden yıllardır aynı döngüyü yaşıyoruz.
Ülke bir ileri gidiyor, iki geri geliyor.
Sallanıyoruz, yuvarlanıyoruz… ama bir türlü sağlam bir istikamete giremiyoruz.
Sorunun özü aslında çok basit:
Türkiye hâlâ partilerin değil, liderlerin ülkesi.
Ve bu değişmediği sürece sandıktan çıkan sonuçlar değişse bile siyasetin kalitesi değişmeyecek
