HALKWEBPoliticsÜç Büyük Ekonomik Blok, Üç Büyük Askerî Kapasite ve Türkiye’nin Akıllı İşbirliği...

Üç Büyük Ekonomik Blok, Üç Büyük Askerî Kapasite ve Türkiye’nin Akıllı İşbirliği Rotası

Türkiye’nin meselesi “kimin yanında duracağı” değil; nasıl kalkınacağı ve nasıl güçlü kalacağıdır.

Emin Şirin-KONUK YAZAR 2024 nominal GSYH ve dünya paylarına baktığımızda ABD (%26), Avrupa Birliği (%18) ve Çin (~%17) üç büyük ekonomik kütle olarak öne çıkıyor. Bu tablo sadece bir “zenginlik sıralaması” değil; aynı zamanda teknoloji üretme kapasitesinin, sermaye çekme gücünün, ticaret ağlarının ve nihayetinde askerî caydırıcılığın arka plan haritasıdır.

Bugün dünya düzeni, tek bir merkezin her şeyi belirlediği dönemden uzaklaşıyor. Sistem daha rekabetçi, daha parçalı ve daha sert. Böyle bir ortamda Türkiye için doğru strateji, bir tarafa “kayıtsız şartsız bağlanmak” değil; kendi kalkınma hedeflerine hizmet eden, çok yönlü ama ekseni net bir işbirliği mimarisi kurmaktır.

Benim kanaatim şudur:

Türkiye’nin ana ekseni Avrupa ile derin ekonomik ve savunma işbirliği olmalı; ABD ile stratejik denge korunmalı; Çin ile seçici ve kontrollü bir ekonomik pragmatizm yürütülmelidir.

Bu, kimseye düşman olmak değildir. Tam tersine, Türkiye’nin menfaatlerini ciddiye almaktır.

1) Askerî Güç Haritası: Bütçe Yetmez Ama Başlangıçtır

Askerî güç sadece tank sayısı değildir. Harcanan para, sanayi üretim kapasitesi, ittifak ağı, lojistik erişim, nükleer caydırıcılık, uzay-siber kabiliyet, sürdürülebilir personel yapısı birlikte anlam taşır. Yine de en çıplak karşılaştırma, harcama düzeyinden başlar.

ABD: Küresel Güç Projeksiyonunun Sahibi

ABD’nin askerî harcaması 2024’te yaklaşık 1 trilyon dolar düzeyine gelmiştir. Bu, dünya askerî harcamalarının en büyük bölümünü oluşturur. ABD’nin gücü sadece bütçe değil; küresel üs ağı, donanma-hava gücü üstünlüğü, savunma AR-GE ekosistemi ve doların rezerv para olmasıyla beslenen finansman kapasitesi sayesinde sürdürülen bir “küresel erişim” kapasitesidir.

Ancak son yıllarda ABD’nin ekonomik refleksi daha belirgindir: sermayeyi içeri çeken, sanayiyi koruyan, ithalatı kısıtlayan çizgiler güçlenmektedir. Bu durum, Türkiye gibi ülkeler açısından ABD ile ekonomik yakınlığın “kolay sermaye girişi” üretmesini zorlaştırır.

Avrupa Birliği: Büyük Ekonomi, Parçalı Güvenlik

AB ülkeleri savunma harcamalarını artırmaktadır. Bu artış, Avrupa’nın “uyandığını” gösterir; fakat Avrupa’nın temel açığı, uzun yıllar boyunca güvenlikte ABD’ye aşırı yaslanmış olmasıdır.
Yine de tablo nettir: Avrupa, hem Rusya kaynaklı tehdit algısı hem de ABD siyasetindeki dalgalanmalar nedeniyle savunmada daha fazla sorumluluk almaya mecbur kalmıştır. Bu zorunluluk, Türkiye açısından yeni bir stratejik fırsat penceresi açmaktadır: Avrupa’nın güvenlik ihtiyacı artarken, Türkiye’nin askerî kapasitesi ve savunma sanayi kabiliyeti yükselmektedir.

Çin: Dev Endüstri, Bölgesel Askerî Ağırlık

Çin’in askerî harcaması büyüktür ve düzenli biçimde artmaktadır. Çin’in gücünün kaynağı, yalnızca askeri bütçe değil; aynı zamanda devasa üretim altyapısı, teknoloji yatırımları, tedarik zinciri hâkimiyeti ve bölgesel deniz-hava kabiliyetini büyütme stratejisidir.

Bununla birlikte Çin, ABD gibi küresel güvenlik “sağlayıcısı” değildir. Çin daha çok ticaret, üretim ve seçici yatırım yoluyla nüfuz üretir. Türkiye’nin Çin’e yüksek katma değerli mal satması ise rekabet yapısı nedeniyle kolay değildir.

Rusya ve İngiltere: Farklı Ölçeklerde Sert Güç

Rusya, yüksek askerî harcama ve yüksek savaş ekonomisi maliyeti ile sert gücünü korumaya çalışmaktadır. İngiltere ise Avrupa güvenliğinde nitelikli askeri kapasitesi, istihbarat kabiliyeti ve NATO içindeki ağırlığıyla ayrı bir pozisyondadır. Türkiye için İngiltere, hem güvenlik hem ticaret kanalı olarak önemini korumaktadır.

Türkiye: Bölgesel Güç ve Stratejik Eşik Ülke

Türkiye, dev bütçeli bir süper güç değildir; fakat coğrafyası, operasyonel tecrübesi, savunma sanayiinde yükselen kapasitesi ve ittifak sistemleri içindeki rolü sayesinde etkisini büyütebilen bir ülkedir. Türkiye’nin gücü “gösterişte” değil, sürdürülebilir kabiliyeti büyütme hızındadır.

2) Kalkınma Kriteri: Sermaye Nereden Gelir, Mal Nereye Satılır?

Jeopolitik tartışmaların kalbinde aslında şu iki soru vardır:
Türkiye’ye nereden sermaye gelebilir? Türkiye nereye mal satabilir?

Burada tablo nettir:

Türkiye’nin birinci pazarı Avrupa’dır

Türkiye’nin ihracatında en büyük pay uzun yıllardır Avrupa’ya gider. Türkiye sanayisi, tedarik zincirleri ve üretim standartları itibarıyla Avrupa ile entegredir. Bu entegrasyon, sadece geçmişin mirası değil; geleceğin büyüme planı açısından da en gerçekçi zemindir.

Türkiye’nin en büyük sermaye kaynağı da Avrupa’dır

Doğrudan yatırımlar bakımından da Avrupa’nın ağırlığı belirgindir. Çünkü Avrupa sermayesi, yatırım yapacağı ülkede en çok üç şeye bakar:
hukuk güvenliği, kurumsallık ve öngörülebilirlik.
Bu üç unsur sağlandığında Avrupa, Türkiye’ye yalnız para değil, teknoloji ve pazar bağlantısı da getirir.

Bu nedenle Avrupa ile ekonomik yakınlık, bir “diplomatik tercih” olmaktan çok, kalkınmanın matematiğidir.

3) Türkiye Hangi Grupla Daha Fazla İşbirliği Yapmalı?

Türkiye’nin doğru stratejisi bir “blok siyaseti” değil; ekonomik eksen belirleyip, güvenlik dengesini korumaktır.

ABD ile ilişki: Güvenlikte gerekli, ekonomide sınırlı

ABD elbette vazgeçilebilir bir aktör değildir. NATO şemsiyesi, stratejik caydırıcılık ve teknoloji boyutu önemlidir. Ancak ekonomik açıdan ABD’den geniş ölçekli sermaye girişi beklemek zordur. ABD çoğu zaman dünya sermayesini kendine çeker. Ayrıca iç piyasasını koruma refleksi yükseldiğinde, dışarıdan mal alımını gümrük duvarlarıyla sınırlayabilir.

Bunun yanında bir gerçek daha vardır: ABD’nin Türkiye’yi okuma biçimi çoğu zaman Avrupa merkezli değil, Orta Doğu merkezlidir.

Washington, Türkiye’yi sık sık “Büyük Orta Doğu” çerçevesine oturtarak değerlendirir; bu bakış açısı da Türkiye’yi ister istemez İsrail’le uyumlu bir çizgiye zorlayan bir siyaset iklimi üretir. Oysa Türkiye, kendi güvenlik ve vicdan çizgisini, sadece bölgesel denklem içinde değil, daha geniş bir tarih ve devlet aklı içinde belirlemek zorundadır.

Çin ile ilişki: Seçici pragmatizm, kontrollü bağımlılık

Çin ile ticaret ve yatırım kanalı önemlidir; fakat Çin’in dış yatırım davranışı çoğu zaman “seçici”dir. Türkiye’nin Çin’e yüksek katma değerli ürünle girme zorluğu da ortadadır. Bu nedenle Çin ile ilişki, “büyük beklentiler” üzerinden değil; iyi seçilmiş sektörler ve dengeli ticaret hedefleri üzerinden yürütülmelidir.

Avrupa ile ilişki: Pazar + sermaye + savunma ihtiyacı

Avrupa bugün iki nedenle Türkiye’ye eskisinden daha fazla ihtiyaç duyar hale gelmiştir:
1. Savunma kapasitesindeki zafiyet ve büyütme zorunluluğu
2. Tedarik zinciri güvenliği ve yakın coğrafyada üretim ihtiyacı

Türkiye ise Avrupa için hem ekonomik hem stratejik bir tamamlayıcıdır. Bu, Türkiye’nin elindeki en kıymetli fırsattır.

4) Türkiye’nin Stratejik İstikameti: Coğrafya Kader Değil, Tercih Meselesidir

Türkiye, coğrafi olarak Orta Doğu’ya komşudur; fakat stratejik kimliği bakımından bir Orta Doğu ülkesi değildir. Bu ayrım hayati önemdedir. Çünkü Orta Doğu, zengin kaynaklarına rağmen uzun zamandır kuralsızlığın, istikrarsızlığın, iç savaşların ve rejim krizlerinin üretildiği bir alana dönüşmüştür. Bu coğrafyada demokrasi, hukuk devleti, kurumsallık ve öngörülebilirlik istisna olmaktan çıkıp kural haline gelemediği için, bölge adeta kendi içine kapanmış bir “kısır döngü” yaşamaktadır.

Tam da bu sebeple Türkiye’nin büyük stratejik hedefi, “Orta Doğu’da kalıcı bir oyuncu” olmak değil; Orta Doğu’ya çakılıp kalmadan, bu coğrafyanın krizlerini yöneten, risklerini sınırlayan, etkisini akılcı kullanan bir ülke olmaktır. Aksi halde Türkiye, kalkınma hamlesi yapmak yerine, sürekli krizlerin içine çekilen ve enerjisini tüketen bir ülkeye dönüşür. Bu, milletçe hak etmediğimiz bir kader olur.

Türkiye’nin istikameti, yüzyıllardır olduğu gibi, kendi öz değerlerini kaybetmeden Batı medeniyetine doğru olmalıdır:
Hukukun üstünlüğü, kurumsal devlet düzeni, bilim ve eğitim, ekonomik rasyonalite, hürriyet ve vatandaşlık bilinci…
Bunlar “başkası istediği için” değil; Türkiye’nin güçlü, müreffeh ve bağımsız kalabilmesi için gereklidir.

Dolayısıyla mesele, “Doğu-Batı kavgası” değil; kalkınma ve devlet kapasitesi meselesidir. Türkiye, Orta Doğu’nun sorunlarına duyarsız kalamaz; fakat Türkiye’nin kaderi, Orta Doğu’nun içine kapanmış yönetim kültürüne eklemlenmek de olamaz. Türkiye’nin hedefi, kriz coğrafyasına saplanmak değil, düzen kuran, kural koyan, örnek olan bir ülke standardına yükselmektir.

5) Yeni Dönemin Formülü: Avrupa ile Yakınlık, Çok Yönlü Denge

Türkiye’nin en iyi stratejisi, kimseyi karşısına almadan şu dengeyi kurmaktır:
• Avrupa ile: Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, savunma sanayi işbirliği, yeşil dönüşüm uyumu, teknoloji ve finans erişimi
• ABD ile: NATO şemsiyesi, stratejik caydırıcılık, kritik teknolojilerde temas, ama ilişkide bağımlılık değil denge
• Çin ile: Seçici yatırım, lojistik ve ticaret hatları, ama tek tarafa bağımlılık üretmeden

Burada kilit cümle şudur:
Türkiye’nin ekseni Avrupa olmalı; ama kapıları diğerlerine kapatmadan.

6) Avrupalıların da “Bu Türkiye ile İş Yapılır” Diyeceği Somut Başlıklar

Türkiye, Avrupa ile işbirliğini bir temenni değil, bir “program” haline getirebilirse, karşılık alır:
1. Hukuk ve öngörülebilirlik: Yatırımcı için en büyük teşvik güven ortamıdır.
2. Gümrük Birliği’nin modernizasyonu: Dijital ticaret, hizmetler, tarım ve kamu alımları dahil.
3. Savunma sanayi ortak üretimi: Avrupa’nın açığı, Türkiye’nin yükselen kabiliyetiyle tamamlanabilir.
4. Enerji ve lojistik koridorları: Türkiye, Avrupa’nın arz güvenliği için vazgeçilmez geçittir.
5. Yeşil dönüşüm uyumu: Avrupa’ya satışın sürdürülebilir kalması için sanayi standardı şarttır.
6. İnsan hareketliliği: İş dünyası için vize kolaylıkları, ticaretin hızını doğrudan artırır

Sonuç: Türkiye’nin Çıkış Yolu Bir Taraf Seçmek Değil, Bir Eksen Belirlemektir

ABD küresel güvenlikte ana direk olmaya devam ediyor. Çin üretim gücüyle oyunu şekillendiriyor. Avrupa ise hem ekonomik büyüklüğü hem de yeniden yapılanan güvenlik ihtiyacıyla yeni bir döneme giriyor.

Türkiye, bu üçlünün kesişiminde, hem ekonomik hem jeopolitik olarak “anahtar ülke” olabilecek bir yerde duruyor. Bu nedenle en rasyonel rota şudur:

Türkiye, Avrupa Birliği’ne girmeden; ama Avrupa’nın hukuk standardını içselleştirerek, ekonomi ve savunmada “stratejik ortaklık” düzeyinde, yoğun ve kurumsal bir işbirliğine gitmelidir.
Bu, Türkiye’nin sermaye çekmesini kolaylaştırır, ihracatını büyütür, savunma kapasitesini yükseltir.
Diğer ülkeleri dışlamadan, kimseyi gereksiz yere tahrik etmeden, ama Türkiye’nin çıkarını merkeze alarak.

Komşuluk kader olabilir. Ama istikamet tercihtir.

YOU MAY BE INTERESTED IN