HALKWEBAutorenYaşlanan Erkek Siyaseti ve Yorulan Toplum

Yaşlanan Erkek Siyaseti ve Yorulan Toplum

Siyaset çözüm üreten bir meydan mı olacak, yoksa yalnızca kendi varlığını teyit eden bir mabed mi?

0:00 0:00

Siyasete baktığımızda sık sık aynı manzarayla karşılaşırız: Kürsülerde, parti genel merkezlerinde, parlamentolarda çoğunlukla ileri yaşta insanlar vardır. Ancak burada söz konusu olan yalnızca biyolojik yaş değildir. Asıl mesele, zamanla katılaşan düşünme biçimleri ve değişime direnç gösteren kurumsal reflekslerdir. Siyaset, gençliğin enerjisinden çok alışkanlıkların ve yerleşik zihniyetlerin alanı gibi görünür. Bu nedenle siyasal kurumlar bazen canlı bir halk meydanından çok, kuralları değişmeyen bir mabedi andırır.

Mabet benzetmesi açıklayıcıdır. Mabede herkes girmez; giren de belli kurallara uyar. İçeride bir hiyerarşi vardır. Söz hakkı sınırlıdır. Ritüeller tekrar eder. Siyasette de benzer bir düzen görürüz. Parti içi mekanizmalar, meclis prosedürleri, lider kültleri ve unvanlar belirli bir yapıyı korumaya yöneliktir. Bu yapının merkezinde ise çoğu zaman uzun süredir orada bulunan “kıdemli” figürler yer alır. Onlar sistemi bilir, dili bilir, sınırları bilir. Tıpkı bir mabedin rahipleri gibi, içerideki kutsal düzenin koruyuculuğunu üstlenirler.

Tarihsel olarak bu durum şaşırtıcı değildir. Antik dünyada yönetim ile yaş arasında bilinçli bir bağ kurulmuştu. Platon devleti bilge kişilerin yönetmesi gerektiğini savunurken bilgeliğin zamanla oluşacağını düşünüyordu. Aristoteles siyasal erdemin alışkanlık ve deneyimle olgunlaşacağını söyler. Roma’da Senato kelimesi doğrudan “yaşlılar meclisi” anlamına geliyordu. Siyaset tarih boyunca gençliğin atılımından çok yaşlılığın istikrarıyla özdeşleştirildi.

Ne var ki sorun yalnızca yaş değildir. Sorun, kurumların zamanla mabede dönüşmesidir. Mabede dönüşen her siyasi yapı önce halktan kopar. Başlangıçta toplum için kurulmuş olan mekanizma, zamanla kendi iç işleyişini korumaya odaklanır. Dil değişir; içeride konuşulan kavramlar sıradan yurttaşın gündelik hayatından uzaklaşır. Tartışmalar sürer, kararlar alınır; fakat bu tartışmalar gerçek hayatın nabzından kopuktur.

Bu kopuş en çok iki kesimi dışarıda bırakır: gençleri ve kadınları.

Gençlik, enerjisi ve sorgulayıcı tavrıyla mabedin duvarlarını zorlar. Fakat yerleşik düzen değişimi tehdit olarak algılar. Kıdem, deneyim ve “usul bilme” gençliğin önüne görünmez bariyerler koyar. Böylece gençler siyasetin öznesi olmak yerine seyircisine dönüşür.

Kadınlar açısından tablo daha da derindir. Çünkü siyasal mabet yalnızca yaşla değil, tarihsel olarak erkeklikle de örülmüştür. Kamusal alan yüzyıllar boyunca erkek aklıyla özdeşleştirilmiş, kadın ise özel alanın sınırlarına hapsedilmiştir. Antik düşüncede dahi siyasal özne çoğu zaman erkek yurttaş olarak tasarlanmıştır; örneğin Aristoteles politik topluluğu tarif ederken kadınları karar verici özne konumunda görmez. Modern çağda hukuki eşitlik sağlanmış olsa da kültürel kodlar bütünüyle çözülmüş değildir.

Bu nedenle mabedin kapıları kadınlara açık görünse bile içerideki dil, güç gösterisi ve rekabet biçimi çoğu zaman erkek egemen bir geleneği yeniden üretir. Kadın siyasetçi yalnızca politik mücadele vermekle kalmaz; aynı zamanda görünmez bir kültürel eşiği aşmak zorunda kalır. Temsil artar, fakat karar mekanizmalarının ruhu değişmezse eşitlik sembolik kalır.

Mabedin en belirgin ritüellerinden biri ise bitmek bilmeyen toplantılardır. Toplantı normalde bir sorun çözme aracıdır. Fakat mabede dönüşmüş kurumlarda toplantı çoğu zaman çözüm üretmek için değil, düzeni sürdürmek için yapılır. Saatler süren oturumlar, tekrar eden konuşmalar, sonuçsuz kalan karar taslakları… Sorun çözülmez ama hareket varmış gibi görünür. Mevcut iktidar yapısı yeniden sahnelenir ve meşrulaştırılır.

Toplantı burada bir araç olmaktan çıkar, bir törene dönüşür. Mabedin rahipleri bir araya gelir, hiyerarşiyi yeniden üretir. Karar alınsa da alınmasa da asıl amaç düzenin devam ettiğini göstermektir. Gerçek bir çözüm üretmek değişim ve en önemlisi de dönüşüm gerektirir; değişim ve dönüşüm ise mabedin duvarlarını sarsabilir.

Max Weber’in işaret ettiği gibi, bürokratik yapılar zamanla kendi kurallarını kutsallaştırır. Gündem maddeleri okunur, söz sırası verilir, tutanak tutulur. Ritüel tamamlanır. Fakat halkın gündelik hayatında değişen bir şey olmayabilir. Sorunlar bir sonraki toplantıya devredilir. Böylece siyaset çözüm üretmek yerine zamanı yönetmeye başlar.

Bugün örneğin Amerika Birleşik Devletleri Senatosu gibi güçlü kurumlarda dahi uzun müzakere süreçlerinin çoğu zaman pozisyon koruma işlevi gördüğüne dair eleştiriler yapılır. Bu yalnızca bir ülke ya da örgütsel yapıya özgü değildir. Pek çok yerde siyaset, karar almaktan çok sorumluluğu dağıtma ve mevcut yapıyı tahkim etme aracına dönüşebilir.
Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur: Yaşlanan ve erkek egemen kodlarla kendini yeniden üreten bir siyaset, toplumun dinamizmini emmeye başlar. Gençler uzaklaşır, kadınlar tam anlamıyla içeri alınmaz, umut geri çekilir. Halk kapının önünde çözüm beklerken içeride ritüeller sürer.

Bir süre sonra en tehlikeli şey gerçekleşir: İnsanlar siyasetin gerçekten çözüm üretebileceğine olan inancını kaybeder. En büyük çöküş yanlış kararlar değildir; karar mekanizmasının gerçek hayata dokunmamasıdır.

Eğer siyaset gerçekten halk adına var olacaksa, mabedin duvarlarını inceltmek zorundadır. Kıdem değişimin önünde bir set değil, rehberi olmalıdır. Toplantı iktidarı güncellemenin değil, sorunu çözmenin aracı hâline gelmelidir. Ve en önemlisi, siyaset ne yaşa ne de cinsiyete hapsedilmiş bir alan olmaktan çıkmalıdır.

Aksi hâlde mesele yaşlılık değildir; mesele, kutsallaşmış ve erkekleşmiş bir siyasal yapının toplumu yormasıdır.

Ve o zaman soru artık ertelenemez:
Siyaset çözüm üreten bir meydan mı olacak, yoksa yalnızca kendi varlığını teyit eden bir mabed mi?

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS