HALKWEBAutorenTürkiye'nin ihtiyacı devrim mi yoksa reform mu?

Türkiye’nin ihtiyacı devrim mi yoksa reform mu?

Atakan Sonmez
Atakan Sonmez
Menschlich... Tscherkessisch Journalist

Türkiye’nin ihtiyacı, sınıfı yeniden siyasetin merkezine koyan, günü kurtaran reformları, yarını kuran devrimci bir ufka bağlayan bir sol.

0:00 0:00

Türkiye’de yıllardır sol ve sosyalist çevrelerden şu sözü duyarız: “Devrim için koşullar hiç bu kadar uygun olmamıştı.”

Türkiye’nin üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın ömrünün son demlerinde sıklıkla ‘Bu kış komünizm gelebilir’ dedi ama üzerinden onlarca kış geçmesine rağmen ne komünizm geldi ne de devrim oldu.

Ancak toplumu öcü gibi gösterdikleri ‘komünizm’ ile korkutarak hayallerindeki ülkeyi inşa etmekte büyük mesafe katettiler. 12 Eylül rejimi ve 2017 anayasa değişikliği ile de kurdukları sistemi tahkim ettiler.

Ekim Devriminin ardından dünyanın pek çok coğrafyasında devrimler yapılırken Türkiye’de bir türlü devrimin yapılamaması devrimcilerin hatasından mı kaynaklandı yoksa gerçekten söylendiği gibi ‘koşullar devrim için uygun’ değil miydi?

Devrimciler, yapılamayan devrim için bugüne kadar pek çok kez özeleştiri yaptı. Bu yazının konusu ise devrimcileri eksikleri ve hatalarını değil, devrimin koşullarının uygun olup olmadığını tartılmak amacıyla yazıldı.

Ve bir dip not olarak belirtmek gerekirse, bu satırların yazarı insanlık için kesin çözümün sosyalist devrimler olduğuna inanan ve bunu tarihsel determinizm ile temellendiren birisidir.

Yazının ilham kaynağı ise, yakın zamanda yazılan iki yazı oldu.

Birincisi, CHP’nin 7. Genel Başkanı Kemal Kilicdaroglu‘nun T24 sitesinde yayımlanan “Yeni dünya düzeni düşük yoğunluklu sosyalizm mi, sosyal demokrasi mi?” yazısı oldu.

Kılıçdaroğlu yazısını, şöyle bitiriyordu:

“Sistemin halkları yoksullaştırdığı artık inkar edilemiyor. Bazı çevreler çözümü “düşük yoğunluklu sosyalizm”de görüyor.

Aslında çözüm sosyal demokrasidedir. Çünkü sosyal demokrasi, dayatmacı, edilgen bir ideoloji değildir. Değişimle birlikte ortaya çıkan sorunlara akılcı politikalar üretme, geliştirme esnekliğine sahip bir ideolojidir. Olağanüstü koşullarda büyük sermayeye toplumsal yükümlülükler getirmekten çekinmeyen bir sorumluluğu da göz ardı etmez.”

İkinci yazı ise Arabischer Karaduman‘ın HALKWEB’de yayımlanan “Çürümenin İmparatorluğu, Yeryüzünün Karanlığı ve Devrimin Doğumu” başlıklı yazısıydı.

Karaduman da yazısında şöyle diyordu:

“Bu düzeni yıkacak olan ne “Ahlak Nutukları”dır ne de “Reform Vaatleri”. Bu düzeni yıkacak olan, İşçi sınıfının, Yoksul Halkın ve ezilenlerin örgütlü Demokratik mücadelesidir…”

“Dünyanın ihtiyacı olan tam da karanlığı yaran Devrimci iradedir ve yeryüzünü yeniden kuracak bir halk nefesiyle çürümüş imparatorlukların üzerine doğacak yeni bir güneş olacaktır.”

Her iki yazı da sistemin çürümüşlüğüne ve çare üretememesine dikkat çekerken, çözüm olarak farklı öneriler sunuyordu.

Kılıçdaroğlu, sosyalizm yerine ‘sosyal demokrasiyi’ çözüm olarak önerirken, Karaduman ise çözümün ‘devrimci irade’ ile olabileceğini savunuyor.

Ben olaya somut durum ve devrimlerin sınıfsal perspektifinden bakarak mevcut koşullarda ‘devrim’ und ‘reform’ seçeneklerinin hayata geçirilebilirliği ve yaratacağı sonuçlara bakmaya çalışacağım.

Çünkü kimi zaman ‘devrim’ için çıkılan yolda, uygun koşullar doğru değerlendirilmediği için ‘karşı devrim’in daha da güçlenmesi ile sonuçlanan girişimlere tarih şahit olmuştur.

Koşullar uygun değilken girişilen devrim, “ya bastırılır, ya da başka bir otoriter güce alan açar.”

Genau aus diesem Grund “koşullar devrimden mi yana yoksa reformdan mı?” diye bakmak gerekiyor.

“Reform” und “revizyon” kavramları sol/sosyalist literatürde düzene uyum sağlamak olarak değerlendirilir ve olumlu karşılanmaz. Çok da haksız değildir bu tespit. Ancak somut durumun somut tahlili yapılmadan bir devrim girişiminin yol açacağı sonuçların tarihi bir geriye sıçramaya yol açacağını da unutmamak gerekiyor.

Devrimin siyasal öznesi sadece öncü parti/öncü kadro değil doğrudan “sınıf” olmak durumunda.

O halde Türkiye açısından sınıfın tahlilini gerçekçi şekilde yapmak gerekiyor.

İşçi sınıfının ve yoksulların taşıyıcısı olacağı bir devrimin koşulları açısından baktığımızda karşımıza nasıl bir tablo çıktığını görmekte fayda var.

Tarihte yapılan burjuva devrimlerinde öncülüğü sermaye sınıfı yaparken, baldırı çıplaklar ise o devrimlerin sokak gücü olarak tarihsel rollerini oynamıştır.

Sosyalist devrimlerde ise işçi sınıfı ve baldırı çıplaklar hem devrimin sokak gücü hem de öncü kadrolarıdır.

Bugün Türkiye’de yeniden tartışılan ‘devrim için şartlar uygun mu’ sorusuna cevap ararken, sınıfın ve baldırı çıplakların durumuna göz atmak bunun için önemli.

2002’den bu yana ülkeyi kesintisiz şekilde yöneten AK Parti iktidarının ekonomi politikaları ve yarattığı sonuçlara iki kalemde biraz yakından bakmakta fayda var.

Birincisi kamunun sosyal harcamalarına GSYH’den ayrılan pay.

İkincisi ise en düşük ve en yüksek gelir grubundaki %20’nin GSYH’den aldıkları pay.

Sosyal yardımların GSYH’ye oranı AK Parti’nin iktidara geldiği 2002’de %6,3 iken 2025’te yaklaşık %11 oranına çıktı. Yani, Milli Gelir’den en yoksul kesime ayrılan pay neredeyse iki katına yakın artış gösterdi.

Gelir dağılımı açısından baktığımızda ise, 2002’de Dünya Bankası gelir dağılımı verilerine göre en düşük %20’nin payı yaklaşık %5,4, en yüksek %20’nin payı ise yaklaşık %47,7 civarındaydı.

2025’te ise en düşük gelir grubundaki %20’nin aldığı pay yaklaşık %6,4 oranına yükselirken, en yüksek gelir grubundaki %20’nin aldığı pay ise %48,0 oranına yükseldi.

Yani en alttakilerin de en üsttekilerin de milli gelirden aldıkları payda artış var.

Yüzde 10 ve yüzde 5’lik dilimler olarak bakıldığında ise üsttekilerin aldıkları payda fahiş bir artış olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Bunu bize servet dağılımdaki bozulma ve ülkedeki ‘dolar milyoneri’ sayısındaki artış da veriyor.

Bu durumda, AK Parti’nin uyguladığı ekonomi politikasının en büyük kaybedeni ‘orta sınıf’ olarak öne çıkıyor.

O halde soruyu soralım: Orta sınıf dünyanın herhangi bir yerinde bir devrimin taşıyıcı gücü olabilir mi?

Yazının bu noktasında Türkiye’nin sınıflarının durumuna bir bakalım.

Alt sınıflar:

  • Güvencesiz
  • Borçlu
  • Sendikasız ve örgütsüz
  • Siyasal özne değil, yardım nesnesi

Orta sınıf:

  • Çökmüş
  • Statü ve gelir kaybı yaşıyor
  • Siyasi refleksi korku ve savunma

Üst sınıf:

  • Devletle iç içe
  • Rant, ihale, finans ve kur garantileriyle korunuyor
  • Çoğu zaman krizden besleniyor

Alt ve üst sınıflar, kendilerinin aleyhine bozulan dengeleri bir devrimler kendi lehine çevirme konusunda tarihte çok kez üzerlerine düşen rolü üstlenmiştir. Ancak orta sınıfların temel özelliği ise radikal değişimleri içeren ‘devrimlerden’ uzak durmak ve genellikle reformist politikalarla ‘bozulmanın düzeltilmesini’ talep etmek şeklinde olmuştur.

Bugün ülkede uygulanan ekonomi politikalarının en büyük kaybedeni olan orta sınıfın tercihi de bir devrimden daha çok, bozulmayı düzeltecek reformist politikalar ve bunu uygulayabilecek güven veren bir lider.

Bunun için de her türlü aşırılıktan uzak duran, toplumsal kesimlere güven veren bir siyasi söylem ve bu politikaları hayata geçirecek kadrolara verilecek bir destek yapılan tüm kamuoyu araştırmalarda görülüyor.

Ankatlerde %30’ların üzerinde çıkan ‘unentschieden’ seçmenler de, %40’ların üzerinde çıkan ‘ülkenin sorunlarını hiçbir parti çözemez’ diyen seçmenler de aslında bir ‘devrim’ talebinden daha çok radikal bir ‘reform’ talebini işaret ediyor.

Gelelim ‘devrim’ seçeneğinin şartlarının olup olmadığına.

Türkiye’de devrim çağrısı yapan yapıların çoğu işçi sınıfıyla güçlü bir organik bağa sahip değil. Sembolik, şehirli ve kültürel sol ağırlıklı. Geniş işçi sınıfı ile temasları zayıf ve o kitlelere öncülük yapmaktan çok uzak durumda. Yani, devrim dili var ama maalesef devrimci özne yok.

Bu durumda devrim ise devrim ya bastırılır, ya da başka bir otoriter güce alan açar. Sol ve halk açısından en büyük risk işte burada.

Tabii ki reformu sandıkla yapmak mümkünken devrimin sandıktan çıkmayacağını söylemeye gerek bile yok.

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS