Rojava’da son dönemde artan saldırılar, rastlantısal ya da “güvenlik” gerekçeleriyle açıklanabilecek gelişmeler değildir. Bu saldırılar; halkların birlikte yaşam iradesine, kadın özgürlük mücadelesine ve Ortadoğu’da alternatif bir toplumsal düzen inşa etme çabasına yönelmiş sistematik bir yok etme politikasının parçasıdır. Hedef alınan yalnızca askeri noktalar değil; enerji altyapıları, yaşam alanları, sağlık ve sivil kurumlar üzerinden doğrudan halkın günlük yaşamıdır.
Rojava, yıllardır ağır ambargolar, siyasal kuşatma ve askeri tehditler altında ayakta durmaya çalışıyor. Buna rağmen halkların ortak iradesiyle kurulan özyönetim modeli; etnik, dinsel ve cinsiyet temelli eşitliği esas alan yapısıyla bölgedeki egemen güçler için ciddi bir “tehdit” olarak görülüyor. Çünkü Rojava gerçeği, halkların zorunlu olarak baskıcı devlet modellerine mahkûm olmadığını somut biçimde gösteriyor.
Bugün Rojava’ya yönelen Htş vb kontra çeteci saldırılar, bölgesel güç dengelerinin yeniden dizayn edilmesi sürecinde halkların iradesinin yok sayılmasının bir sonucudur. Uluslararası güçlerin sessizliği, hatta kimi zaman açık onayı, bu saldırıların önünü açmaktadır. “Terör”, “istikrar” und “güvenlik” söylemleriyle meşrulaştırılmaya çalışılan bu politikalar, gerçekte halkların kazanımlarını tasfiye etmeyi amaçlamaktadır.
Bu saldırılar aynı zamanda kadın özgürlük mücadelesine yöneliktir. Rojava’da kadınların toplumsal ve siyasal yaşamda üstlendiği öncü rol, ataerkil ve otoriter sistemler için kabul edilemezdir. Bu nedenle her bomba, aynı zamanda kadınların eşit ve özgür yaşam iddiasına atılmaktadır.
Rojava’da yaşananlar karşısında uluslararası kamuoyunun büyük bölümünün sessizliği, saldırıları gerçekleştiren htş vb kontra çeteci güçler için açık bir cesaretlendirme işlevi görmektedir. Oysa bugün susmak, yalnızca olan biteni izlemek değil; bu yıkım politikasına dolaylı olarak ortak olmaktır. Halkların özgürlük mücadelesi söz konusu olduğunda tarafsızlık diye bir şey yoktur.
Rojava’ya yönelik saldırılara karşı ses çıkarmak, yalnızca bir dayanışma refleksi değil; adalet, özgürlük ve insanlık onuru adına tarihsel bir sorumluluktur. Çünkü Rojava’da yıkılmak istenen, yalnızca bir bölge değil; halkların birlikte ve eşit yaşama ihtimalidir.
Tarih defalarca göstermiştir ki halkların iradesi bombalarla yok edilemez. Rojava’da direnen, yalnızca bir askeri güç değil; yaşamı savunan bir toplumsal iradedir. Bugün bu iradeye sahip çıkmak, geleceğe sahip çıkmaktır. Rojava yalnız değildir; onu hedef alan politikalar er ya da geç halkların ortak mücadelesi karşısında yenilmeye mahkûmdur.
