Köy Enstitüleri meselesi Türkiye’de hâlâ dar bir “eğitim reformu” başlığı altında ele alınıyorsa, bu basit bir kavrayış eksikliği değildir. Bu, bilinçli ve ısrarlı bir ideolojik tercihtir.
Çünkü Köy Enstitüleri pedagojik bir model, öğretmen yetiştirme yöntemi ya da iyi niyetli bir kalkınma hamlesi olmaktan çok daha fazlasıdır. Köy Enstitüleri, Cumhuriyet’in hangi sınıfa yaslanacağına, hangi dünya sistemiyle bütünleşeceğine ve halkı edilgen bir kitle mi yoksa tarihsel bir özne mi olarak göreceğine dair açık bir siyasal projedir.
Tam da bu nedenle, bugün Köy Enstitülerini hâlâ “iyi niyetli ama zamansız bir proje”, “koşullara yenik düşmüş bir deneyim” oder “o günlerin ruhu” gibi ifadelerle anan herkes, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde bu siyasal projeyi görünmez kılmaya çalışmaktadır. Bu tutum, tarihsel bir yanılgı değil; açık bir saflaşmadır.
Bu nedenle Köy Enstitülerini anlamak, Türkiye’nin neden sürekli aynı eşitsizlikleri, aynı bağımlılık ilişkilerini ve aynı zihinsel kuşatmayı yeniden ürettiğini anlamakla doğrudan bağlantılıdır. Bugün yaşadığımız siyasal, ekonomik ve kültürel krizin kökleri yalnızca güncel iktidar pratiklerinde değil; yarım bırakılmış Cumhuriyet devriminde yatmaktadır. Köy Enstitülerinin tasfiyesi, bu yarım kalmışlığın en somut ve tarihsel kırılma noktalarından biridir. Bu tasfiye bir hata değil, bilinçli bir tercihtir.
Cumhuriyet’in kuruluşunda devralınan Anadolu manzarası basit bir yoksulluk tablosu değildir. Karşımızda, feodal ilişkilerle kurumsallaşmış çok katmanlı bir tahakküm düzeni vardır. Toprak ağaları, tarikat şeyhleri, cemaat yapıları ve yerel eşraf; yalnızca köylünün emeğine değil, bilincine de hükmetmektedir. Din, bu düzenin en güçlü ideolojik aygıtıdır. Cehalet ise doğal bir geri kalmışlık değil; bilinçli biçimde sürdürülen bir yönetim tekniğidir. Köylü neden bilmemeliydi sorusu tam da burada yakıcı hale gelir.
Bu bağlamda Cumhuriyet’in aydınlanmacı iddiası yalnızca bir rejim değişikliğinden ibaret değildir. Bu iddia, tarihsel bir sınıf müdahalesidir. Feodal ve dinci tahakküme karşı halktan yana bir kopuşu ifade eder. Köy Enstitüleri, bu kopuşun en açık, en cesur ve en politik kurumsal ifadesidir. Bu yüzden hedef alınmıştır; çünkü burada söz konusu olan bir pedagojik hata değil, sınıfsal bir tasfiyedir.
Köy Enstitüleri, köylüyü devletin merhametine muhtaç bir “yardım nesnesi” olarak değil; toplumsal dönüşümün asli öznesi olarak konumlandırmıştır. Yoksul köy çocukları yalnızca okuma yazma bilen memurlar olarak değil; üretimi tanıyan, toprağı bilen, sanatla, edebiyatla ve bilimle temas eden, eleştiren ve sorgulayan bireyler olarak yetiştirilmiştir. Tam da bu yüzden feodal otorite çözülmeye başlamıştır.
Bu yönüyle Köy Enstitüleri, Cumhuriyet’in merkezden halka doğru inen bürokratik modernleşme çizgisinden bilinçli bir kopuşu temsil eder. Burada modernleşme, yukarıdan dayatılan bir disiplin değil; aşağıdan kurulan bir toplumsal bilinçtir. Eğitim ile üretimin, teori ile pratiğin, akıl ile emeğin birleştirilmesi; bu modelin pedagojik olduğu kadar siyasal karakterini de açığa çıkarır. Ve bu siyasal karakter, bugün hâlâ rejim açısından bir tehdittir.
Tasfiye Mekanizması: Emperyal Bağlanma ve Sınıfsal Pazarlık
Köy Enstitülerine yönelen saldırı yalnızca iç politik gerilimlerin ürünü değildir. Bu saldırı, II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni dünya düzeniyle birlikte çok daha geniş bir bağlama oturur. Türkiye, bu dönemde ABD merkezli kapitalist hegemonya sistemine Marshall Yardımları aracılığıyla dahil edilmiştir. Marshall Planı’nın hâlâ bir “ekonomik yardım” olarak anlatılması tarihsel bir yanılgı değil; emperyal bağımlılığın ideolojik meşrulaştırılmasıdır.
Marshall Planı bir yardım değil; bir toplum, ekonomi ve rejim modeli dayatmasıdır. Bu dayatma; devletçi–kamucu kalkınmadan vazgeçilmesini, planlamanın tasfiyesini, yerli üretimden dışa bağımlı tarıma geçişi, küçük üreticinin makineleşme ve borçlanma yoluyla çözülmesini ve Türkiye’nin emperyalist sistem içinde çevre ülke konumuna itilmesini hedeflemiştir. Bu yeni düzen, üretici köylüyü değil; borçlu, dağılmış ve siyasal olarak etkisiz bir kır nüfusunu esas almıştır. Köy Enstitülerinin boğulması, bu savaşın ideolojik cephesidir.
Köy Enstitüleri bu düzenle yapısal olarak uyumsuzdur. Çünkü Köy Enstitüleri yerel üretimi, kamucu eğitimi, küçük köylünün güçlenmesini ve eleştirel aklı temsil ederken; Marshall düzeni itaatkâr yurttaş, ucuz işgücü ve dışa bağımlı tarım istemektedir. Bu nedenle tasfiye doğrudan bir yasakla değil; kurucu koşulların ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşmiştir.
Kamucu–aydınlanmacı iklim dağıtıldığında, Köy Enstitüleri savunmasız bırakılmıştır.
1946 sonrası çok partili hayata geçiş, bu yapısal dönüşümün siyasal ifadesi olmuştur. Cumhuriyet’in halkçı–aydınlanmacı damarı bilinçli biçimde zayıflatılmış; feodal yapılar ve dinî çevreler yeniden meşrulaştırılmıştır. Bu tercihin siyasal taşıyıcısı Demokrat Parti’dir. Köy Enstitülerinin kapatılması, bu yönelimin en açık göstergesidir ve bu karar açık bir sınıfsal pazarlığın ürünüdür.
Bu kararın sınıfsal niteliği, dönemin toprak ağalarının kendi itiraflarında açıkça görülür. Van milletvekili ve büyük toprak ağası Kinyas Kartal, bir röportajda Köy Enstitülerini bizzat kapattığını söylerken gerekçesini de saklamaz: Köy Enstitüsü mezunu öğretmenler köye geldikçe, köylü ağaya danışmamaya başlamıştır. Bilgi, feodal otoriteyi çözmüştür.
Kartal’ın şu cümlesi, tasfiyenin sınıfsal mantığını tek başına özetler:
“200 köyümün hepsine Köy Enstitüsü mezunu gelirse benim ağalığım sıfıra düşer.”
Bu itiraf münferit değildir. Doğudaki toprak ağalarıyla batıdaki büyük toprak sahipleri arasında kurulan siyasal pazarlıkta, Köy Enstitülerinin kapatılması açık bir oy–iktidar değiş tokuşunun konusu olmuştur. “Kapatırsan oy var, kapatmazsan yok” denklemi, Demokrat Parti demokrasisinin sınıfsal hakikatini ortaya koyar.
27 Ocak 1954’te Köy Enstitülerinin resmen kapatılması bu nedenle bir eğitim kararı değildir. Bu tarih, Cumhuriyet devriminin halkçı–aydınlanmacı hattının siyasal olarak terk edildiği andır. Aynı dönemde Marshall Yardımlarının derinleştirilmesi, NATO üyeliği ve askerî üslerle kurulan bağımlılık ilişkileri; zihinsel, ekonomik ve siyasal teslimiyetin birbirini tamamlayan parçalarıdır.
Köy Enstitülerinin kapatılması, bu zincirin ideolojik halkasıdır. Üretimden koparılan köylü, sorgulama yetisi budanan eğitim sistemi ve dinin yeniden siyasetin merkezî aracı haline getirilmesi; aynı teslimiyet rejiminin farklı yüzleridir. Bugün tarikatların eğitim alanındaki hâkimiyeti, tesadüf değil; bu tarihsel tercihin sonucudur.
Karşı-Devrimin Sürekliliği, Muhalefetin Suskunluğu ve 21. Yüzyılda Köy Enstitüsü Fikri
Bugünkü eğitim sistemi, Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla başlayan uzun karşı-devrim sürecinin kurumsallaşmış sonucudur. Müfredatın dinselleştirilmesi, eleştirel düşüncenin budanması, öğretmenliğin itibarsızlaştırılması ve eğitimin piyasaya açılması birer yönetim hatası değil; bilinçli bir rejim tercihidir. Eğitim kamusal bir hak olmaktan çıkarılmış, cemaatlerin, piyasanın ve siyasal sadakatin alanına teslim edilmiştir. Bu bir sapma değil, stratejidir.
Bu sistem, düşünmeyen ama uyumlanan; sorgulamayan ama itaat eden kuşaklar üretmektedir. Akademik başarı ölçütleriyle cilalanmış bu tablo bir başarısızlık değildir. Toplumsal bilinçten, tarihsel muhakemeden ve kolektif sorumluluktan arındırılmış bir yurttaş tipi, mevcut düzenin ihtiyaçlarına tam olarak karşılık gelmektedir.
Bu noktada asıl soru şudur: Neden muhalefet bile Köy Enstitülerini savunmaya cesaret edememektedir? Bunun nedeni bilgi eksikliği değil; sınıfsal konumdur. Köy Enstitüleri fikri, yalnızca iktidarı değil, düzenin tamamını hedef alır. Bu da düzen içi siyaset yapan aktörler açısından risklidir. Bu nedenle Köy Enstitüleri anılır ama sahiplenilmez.
Bugünkü muhalefetin toplumsal bileşimi büyük ölçüde kentli, orta sınıf ve düzen içi yükselme beklentisine sahip bir sosyolojiye dayanır. Bu yapı; feodal kalıntılarla, cemaat ağlarıyla ve piyasa ilişkileriyle açık bir çatışmayı göze alamaz. Laiklik savunusu bu nedenle ilkesel bir hat olmaktan çıkar, kriz yönetimine indirgenir. Oysa Köy Enstitüleri laikliği tartışmaz; uygular.
Aynı çekingenlik emperyal bağımlılık başlığında da görülür. Yerli üretim, kamuculuk ve planlama gibi kavramlar; küresel entegrasyon söylemiyle çeliştiği için bilinçli biçimde gündem dışı bırakılır. Bu nedenle Köy Enstitüleri, geçmişe ait bir “nostalji” başlığına sıkıştırılır. Oysa asıl rahatsız edici olan geçmiş değil; temsil ettiği siyasal imkândır.
21. yüzyılda Köy Enstitülerini yeniden düşünmek, 1940’ların modelini birebir kopyalamak değildir. Tarihsel bağlam değişmiştir. Ancak değişmeyen şey, kurucu fikrin toplumsal ve siyasal karakteridir. Bu nedenle yeni modelin özü pedagojik değil; yapısaldır: Eğitim, üretim ve kamusal sorumluluğun birleşmesi.
Bu çerçevede Köy Enstitülerinin güncel karşılığı, bölgesel ölçekte örgütlenen Halk Enstitüleridir. Bu kurumlar; sınav başarısına göre seçilmiş bireyler değil, toplumsal sorumlulukla görevlendirilmiş gençler yetiştirir. Mezuniyet, yalnızca diploma değil; kamusal hizmet yükümlülüğü anlamına gelir. Öğretmenlik, tarım danışmanlığı, kooperatif yöneticiliği ve kültürel üretim bu hizmet alanlarının parçasıdır.
Müfredat, yalnızca teknik bilgiye değil; tarihsel kavrayışa, siyasal okuryazarlığa ve eleştirel düşünceye dayanır. Üretim alanları ekolojik tarım, yerel kooperatifçilik ve yenilenebilir enerjiyi kapsar. Kültür ve sanat eğitimi, bireysel estetik değil; kolektif ifade ve toplumsal bağ kurma aracı olarak ele alınır. Din, dokunulmaz bir inanç alanı olarak değil; toplumsal bir olgu olarak eleştirel biçimde incelenir.
Bu modelin finansmanı kamusaldır. Piyasa sponsorluğu, tarikat bağışı ve özel fonlar dışlanır. Öğretmenler yalnızca ders anlatan memurlar değil; üretime, yönetime ve kültürel hayata katılan aydın-emekçilerdir. Akademik özgürlük ve iş güvencesi bu yapının vazgeçilmez koşuludur.
Köy Enstitülerini savunmak bu nedenle geçmişe özlem değil; bugüne müdahaledir. Bu, feodalizme karşı halktan yana, emperyal bağımlılığa karşı bağımsızlıktan yana, dinci vesayete karşı laik aydınlanmadan yana saf tutmaktır. Cumhuriyet ya halkı tarihsel özne yapar ya da yeniden kulluğa iter. Arası yoktur.
Köy Enstitüleri kapatıldı.
Ama temsil ettikleri fikir yaşıyor.
Ve o fikir şunu söylüyor:
Bu ülke kaderine mahkûm değildir.
Bu düzen değiştirilebilir.
Başka bir Türkiye mümkündü.
Başka bir Türkiye hâlâ mümkündür.
Bu bir eğitim tartışması değildir.
Bu bir rejim tercihidir.
Ve herkes tarafını çoktan seçmiştir.
