İran–ABD–İsrail ekseninde gelişen bu kapsamlı çatışma, yalnızca askeri gücün değil, aynı zamanda stratejik aklın da sınandığı tarihsel bir eşik olarak ortaya çıkmıştır. Savaşların kaderi çoğu zaman sahadaki mühimmatın miktarıyla değil, karar alıcıların zihinsel haritalarıyla belirlenir. Bu nedenle mevcut jeopolitik kriz, yalnızca bölgesel bir askeri gerilim değil; farklı stratejik kültürlerin, siyasal akıl biçimlerinin ve tarihsel tecrübelerin karşı karşıya geldiği daha geniş bir sınav niteliği taşımaktadır.
Bu sınavın ilginç yanı, savaş henüz nihai sonucuna ulaşmadan bazı aktörlerin şimdiden kaybedenler hanesine yazılmış olmasıdır. Bu kaybedenlerin başında, dönemin Amerikan yönetimi ve onun temsil ettiği siyasal iletişim tarzı gelmektedir. Özellikle Trump yönetiminin kriz sürecindeki basın performansı, karar alma mekanizmalarındaki dağınıklık ve stratejik planlama eksikliğini açığa çıkaran görüntüler, söz konusu yönetimin bu çatışmaya kapsamlı bir stratejik tasarım olmaksızın girdiğini göstermiştir.
Devlet yönetimini zaman zaman bir şirket idaresi ya da sosyal medya iletişimi düzeyine indirgeme eğilimi gösteren bu yaklaşım, kurumsal diplomasiye mesafeli duran, müttefiklerle sistematik istişare mekanizmalarını ikinci plana iten ve karmaşık jeopolitik krizleri kısa vadeli iletişim hamleleriyle yönetebileceğini varsayan bir siyaset tarzını temsil etmiştir. Uluslararası siyasetin çok katmanlı doğası düşünüldüğünde, bu tarz bir yönetim biçimi özellikle kriz anlarında ciddi stratejik kırılganlıklar üretmektedir. Trump döneminde dış politika söyleminin önemli bir bölümü, karmaşık diplomatik süreçlerin yerine çoğu zaman kısa ve sert mesajlara indirgenmiş; çok taraflı müzakere mekanizmaları yerine doğrudan baskı ve retorik üstünlük stratejileri tercih edilmiştir.
Ancak İran gibi tarihsel olarak uzun süreli kuşatmalara karşı direnç geliştirmiş devlet yapıları söz konusu olduğunda, bu yaklaşımın sınırları kısa sürede ortaya çıkmıştır. Bu nedenle savaşın nihai sonucu ne olursa olsun, stratejik hazırlık eksikliği ve iletişim beceriksizliğiyle şekillenen bu yönetim tarzı, daha savaşın ilk safhalarında kaybedenler kulübüne dâhil olmuştur.
Savaşın ilk saatlerinde sahaya yalnızca askeri mühimmat değil, yıllardır biriktirilmiş ideolojik önyargılar da sürülmüştür. Özellikle dünyada ve Türkiye’de entelektüel referanslarını bütünüyle Batı’ya yöneltmiş olan bazı çevreler, çatışmayı neredeyse kaçınılmaz bir İran yenilgisi olarak değerlendirmiştir. İran’ın dini lideri etrafında yürütülen tartışmalar ve hedef alma iddiaları ortaya çıkar çıkmaz, Batı merkezli düşünce dünyasının önemli bir bölümü, Amerika’nın kısa sürede görkemli bir zafer ilan edeceği varsayımıyla hareket eden bir söylem üretmiştir.
Bu söylem yalnızca askeri bir öngörü değil, aynı zamanda paradigmatik bir dünya görüşünün dışavurumuydu. Batı’nın liberal, demokratik ve seküler değerlerini evrensel ve tartışılmaz bir hakikat olarak gören bu yaklaşım, Batı dışı aktörlerin modern teknoloji, stratejik kapasite veya kurumsal dayanıklılık üretemeyeceği yönündeki örtük varsayıma dayanıyordu. İran bu bakış açısında çoğu zaman “modern dünyayla rekabet edemeyecek geri kalmış bir aktör” olarak resmedildi. Dolayısıyla savaşın kısa sürede sonuçlanacağına dair güçlü bir kanaat oluştu.
Bu ideolojik körlük yalnızca akademik ve entelektüel çevrelerle sınırlı kalmadı; zaman zaman devlet aktörlerinin söylemlerinde de kendini gösterdi. Türkiye’deki bir diplomatik temsilcinin İran’ın durumuna atıfla kullandığı “Ev ödevini yapmayıp büyük güçlere kafa tutarsan böyle olur” şeklindeki ifade, bu yaklaşımın diplomatik düzeydeki yansıması olarak dikkat çekti.
Ne var ki savaşın ilerleyen safhalarında sahada ortaya çıkan gerçeklik, bu erken ve kesin yargıların önemli ölçüde zayıflamasına yol açtı. İran’ın füze teknolojisi, insansız sistemler, siber kapasite ve yapay zekâ alanlarında geliştirdiği imkânlar görünür hale geldikçe, başlangıçta dile getirilen birçok kesin hüküm giderek tartışmalı hale geldi. Daha da dikkat çekici olan ise, bu erken yargıların en ateşli savunucularının dahi zamanla söylemlerini yumuşatmaya başlamasıydı.
Bu durum yalnızca askeri dengelerin değil, aynı zamanda Batı merkezli düşünce dünyasının epistemolojik güveninin de sarsıldığını göstermektedir.
Bu savaşın sembolik açıdan en dikkat çekici anlarından biri ise Ramazan ayının son cuma günü düzenlenen Kudüs Yürüyüşü olmuştur. Bu yürüyüşte İran yönetici elitinin, herhangi bir görünür koruma tedbiri almaksızın doğrudan halkın arasında yer alması, sıradan bir siyasi gösteri olmanın ötesinde güçlü bir siyasal mesaj niteliği taşımıştır. Bu görüntü, ideolojik söylemin ötesinde, devrimci siyasal kimliğin kolektif bir ifadesi olarak okunabilir. Aynı zamanda devlet ile toplum arasındaki ilişkinin kriz anlarında nasıl yeniden üretilebildiğini gösteren sembolik bir sahne olarak tarihe geçmiştir.
Savaşın askeri sonucu ne olursa olsun, bu süreçte dikkat çeken bir diğer unsur İran toplumunun kriz anındaki toplumsal refleksi olmuştur. Ülke içinde uzun süredir devam eden siyasal tartışmalara ve muhalif hareketlere rağmen, toplumun önemli bir bölümü dış tehdit karşısında belirli bir dayanışma refleksi sergilemiştir.
İran halkı bu süreçte yalnızca bir savunma refleksi göstermemiş, aynı zamanda güçlü bir siyasal bilinç ortaya koymuştur. Birçok gözlemcinin beklediği gibi kitlesel göç, iltica veya toplumsal çözülme görüntüleri ortaya çıkmamış; aksine geniş kitleler meydanlara çıkarak ülkelerinin kaderine sahip çıktıklarını ifade etmiştir. Bu durum, modern uluslararası siyasette nadiren görülen güçlü bir kolektif irade gösterisi olarak değerlendirilebilir.
Bu tablo aynı zamanda İran toplumunun sahip olduğu entelektüel ve teknolojik potansiyelin de altını çizmektedir. Yarım asrı aşkın süredir ağır ekonomik yaptırımlar, diplomatik izolasyon ve sistematik kuşatma altında bulunan bir ülkenin, buna rağmen yüksek okuryazarlık oranına sahip bir toplum yaratabilmesi; güçlü üniversiteler, bilimsel araştırma merkezleri ve teknolojik altyapı geliştirebilmesi dikkat çekici bir olgudur.
Yapay zekâ, füze teknolojisi, mühendislik ve bilimsel araştırma alanlarında yetişmiş insan kaynağı, İran’ın stratejik kapasitesinin arkasındaki temel unsurlardan biridir. Kültür, sanat ve akademi alanlarında biriken entelektüel sermaye de bu potansiyelin önemli bir parçasını oluşturmaktadır.
Bununla birlikte İran’ın sahip olduğu bu bireysel insan sermayesinin, toplam ekonomik refaha aynı ölçüde yansımadığı da açıktır. Bu durumun nedenleri arasında yönetsel zafiyetler, bürokratik tıkanıklıklar ve ekonomik verimsizlikler önemli rol oynamaktadır. Ancak aynı zamanda ülkenin uzun yıllardır maruz kaldığı kapsamlı yaptırım rejimi de bu potansiyelin tam anlamıyla ekonomik güce dönüşmesini engelleyen önemli bir faktördür.
Tüm bu gelişmeler ışığında, söz konusu savaş yalnızca askeri bir çatışma olarak değil, aynı zamanda küresel düşünsel düzen açısından da önemli bir kırılma anı olarak değerlendirilebilir. Uzun yıllar boyunca uluslararası sistem, liberal demokrasi, seküler siyaset ve Batı tipi kurumsal yapıların evrensel ve tek geçerli model olduğu iddiası üzerine kurulu bir düşünsel çerçeve tarafından şekillendirilmiştir.
Oysa günümüzde ortaya çıkan jeopolitik rekabet, modernitenin tek bir merkezden üretilebilen bir olgu olmadığını; farklı kültürel ve tarihsel bağlamlarda alternatif modernleşme biçimlerinin gelişebileceğini açık biçimde göstermektedir.
Bu nedenle mevcut savaşın en önemli sonuçlarından biri, Batı merkezli “tek hakikat” anlatısının giderek zayıflamakta olduğunu göstermesidir. Alternatif paradigmalara, farklı siyasal modernite biçimlerine ve çok merkezli bir dünya düzenine doğru ilerleyen bir tarihsel momentin içinde bulunuyoruz.
Savaşın nihai askeri sonucu ne olursa olsun, bazı gerçekler şimdiden ortaya çıkmıştır. Stratejik hazırlık eksikliği ve iletişim zafiyetiyle hareket eden yönetimler; Batı’nın mutlak ve tartışılmaz üstünlüğüne dair dogmatik inançlar ve ezbere dayalı ideolojik okumalar bu sürecin erken kaybedenleri olmuştur.
Buna karşılık İran toplumu, tüm iç gerilimlerine ve tarihsel çelişkilerine rağmen, kriz anında ortaya koyduğu kolektif irade ve dayanışma refleksiyle bu sürecin en dikkat çekici kazananlarından biri haline gelmiştir. Bu durum yalnızca bir askeri direniş değil; aynı zamanda bir toplumun kendi kaderini tayin etme iradesinin güçlü bir ifadesidir.
Başka bir ifadeyle, bu savaş henüz bitmemiş olabilir; fakat ezberlerin ve ezbercilerin yenildiği gerçeği şimdiden görünür hale gelmiştir.
Sermet Erdem

