HALKWEBAutorenHalepçe: Sessiz Çığlıkların Ardında Kaybolan İnsanlık

Halepçe: Sessiz Çığlıkların Ardında Kaybolan İnsanlık

Halepçe’nin üzerine örtülen sessizlik, aslında bir tür vahşetin örtüsüydu.

0:00 0:00

Halepçe, 16 Mart 1988’de dünyanın dört bir köşesinde yankı bulan bir trajediye sahne oldu. Bir şehir, bir halk, bir kimlik yok edildi. Savaşın acımasız yüzü, bu kez sadece bir cephede değil, bütün bir halkın içini de parçaladı. O gün, Halepçe’nin sokaklarında yürüyen her adım, insanlık tarihinin en karanlık anlarından birinin simgesi haline geldi. Bir halkın hayatta kalma mücadelesi, ölümle kesildi. Savaşın teknolojiyle birleşip, insanın en büyük düşmanı haline geldiği bir dönemin başlangıcında, kimyasal gazların sarmaladığı bir kasaba, tüm insanlığın vicdanını derinden sarstı.

Kimyasal silahlar, yüzlerce insanın ciğerlerine, tenine, beynine dokundu. Gözler, bağırarak değil, sessizce kapandı. Vücutlar, içlerinde kırılan bir hayal gibi yere yığıldı. O gün, Halepçe’nin küçücük sokaklarında ölüm, başka bir şekle büründü. Artık yalnızca bir felaket değil, bir devletin halkına karşı gerçekleştirdiği amansız bir katliam, bir soykırımdı. Irak’ın kuzeyinde, Kürtlerin yaşadığı Kürdistan”ın bu şehiri, bütün dünya için “unutulmaması gereken” bir anı bırakmayı başardı. Ne var ki, yaşananların yalnızca bir halk için değil, insanlık için de büyük bir yara açtığını anlamak zaman aldı.

Halepçe’nin üzerine örtülen sessizlik, aslında bir tür vahşetin örtüsüydu. Her ne kadar dünya, yaşananların büyüklüğünü kabul etse de, bu tür suçların cezasız kalması, vicdanları daha da derinden yaraladı. Her kimyasal gazın ve her can kaybının ardında bir insanlık suçunun olduğu gerçeği, çoğu zaman görünmez kılındı. Ancak Halepçe’nin bir insanlık suçu olduğu apaçık bir gerçektir. O günden sonra dünya, bir halkın ölümünü izlerken, sadece bir toplumun değil, tüm insanlığın nasıl bir canavarlığa dönüşebileceğini de gördü.

Fakat burada, belki de en derin sorgulama gerektiren soru şudur: İnsan, kendi benliğini bu kadar yitirerek, başka bir insana, bir halkın tüm fertlerine nasıl böylesine acımasızca davranabilir? Bir devletin, halkına karşı uyguladığı bu tür bir şiddet, sadece fiziki değil, ruhsal bir soykırımdır. Halepçe, ne bir savaş, ne de yalnızca bir katliamdır. O, insanlığın kendi karanlık yönüyle yüzleştiği bir aynadır. Şiddet, bir savaşın şehri değil, bir insanın kendi içindeki yıkımın kaynağıdır. Ve Halepçe, bu içsel yıkımın, dışarıya nasıl yansıdığını bütün çıplaklığıyla göstermektedir.

Kelimeler belki de Halepçe’nin acısını anlatmaya yetmez, ama bir an için hayal edelim. O günden önce, Halepçe’nin caddelerinde yürüyen çocukların, hayatlarının sonbaharını yaşamaya başladıkları anı… Onların umutları, sadece birkaç saniye içinde yerle bir oldu. O günden sonra, bir annenin evladına sarıldığı, bir babanın çocuğunun elini tuttuğu anların tamamı bir ölüme doğru sürüklenmişti. O ölüm, ne savaşın, ne de ölümün bilinen yüzüdür; o, insanın kendi korkusuzluğunun sonucu olan bir vahşetin adıdır.

Bugün, Halepçe sadece bir coğrafi nokta değil, bir halkın hafızasında kalan bir yara, bir insanlığın unutmaması gereken bir hatadır. Her bir kaybedilen yaşam, bir toplumun tarihinden silinen bir parça, bir kültürün yok edilen izleridir. Halepçe, bir halkın yok edilişini değil, insanlık tarihinin bir kırılma anını simgeler. Bu acı, yalnızca o günü, o saatleri değil, tüm insanlığın vicdanını sorgulayan bir yara olarak kalacaktır.

Ve belki de Halepçe’den çıkarmamız gereken en derin ders, geçmişin sadece hatırlanması değil, onun içindeki insanlık dışı yüzle yüzleşilmesidir. Eğer bir halk bu şekilde yok edilebiliyorsa, bir başka halk, bir başka insan, bir başka birey bu kaderi paylaşmasın diye biz ne yapıyoruz? Halepçe, bize sadece bir halkın acısını değil, kendi insani değerlerimizi nasıl koruyacağımızı, nasıl bir dünya inşa edeceğimizi de hatırlatır. Bir gün, başka bir Halepçe yaşanır mı diye endişelenirken, bu korkunun gerçeğe dönüşmesine engel olabilecek gücün bizde olduğunu unutmamalıyız.

Halepçe, bir halkın yok edilmesiyle kalmadı, hepimizin kalbinde derin bir yara açtı. Bu yara, zamanla iyileşmeyecek kadar büyüdü, çünkü unutmak, sadece o katliama sesiz kalmak demektir. Unutmak, bir daha aynı şeyin yaşanmasına göz yummak, insanlığın vicdanını terk etmek demektir. Her kaybedilen yaşam, her silinen kültür, her yok olan hayat, hepimizin geleceği için bir uyarıdır. Halepçe, bir hafıza değil, bir uyanıştır. Bu acıyı, bu travmayı hatırlamak, bir daha aynı zulmün yaşanmasına izin vermemek için bir sorumluluktur. Eğer bu hafızayı kaybedersek, bir başka Halepçe’yi ne zaman yaşayacağımızı kimse bilemez.

Halepçe’nin sessiz çığlığı, tarihin karanlık köşelerinden dünyaya duyurulan bir yankıdır. O çığlık, hala kulaklarımızda çınlıyor, hala vicdanlarımızı sızlatıyor. Ve unutulmaz bir şekilde, Halepçe hepimize hatırlatıyor: “Unutmayın, bu dünya yalnızca sahip olduklarımızdan değil, aynı zamanda kaybettiklerimizden de ibarettir.”

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS