Modern siyasal iktidarlar, en tehlikeli müdahalelerini hiçbir zaman gerçek adlarıyla sunmaz.
Sansür demezler; “düzenleme” derler.
Gözetim demezler; “güvenlik” derler.
Vesayet demezler; “koruma” derler.
Bugün sosyal medyaya erişimin gerçek kimliğe bağlanması, e-Devlet entegrasyonu, 16 yaş altına devlet kontrollü içerik akışı gibi öneriler, tam da bu geleneğin dijital devamıdır. Tartışma çocuklar üzerinden yürütülür; ama mesele çocuklar değildir. Tartışma sosyal medya üzerinden yapılır; ama mesele sosyal medya değildir.
Das eigentliche Problem ist dieses:
Kamusal alan kime aittir ve devlet bu alanın neresinde durur?
Bu soru doğru sorulmadığı sürece, yapılan her tartışma teknik bir sis perdesine dönüşür. Ve sisin ardında olan biten şudur: Kamusal alan, sessizce devlete geri devredilmektedir.
1. Çocuk Söylemi: En Dokunulmaz Politik Kalkan
Çocuk, siyasal tartışmalarda kullanılan en güçlü ahlaki kalkandır.
Çünkü çocuk üzerinden konuşulduğunda, itiraz eden herkes otomatik olarak zan altına girer.
“Çocukları korumuyor musun?”
“Çocukların maruz kaldığı içerikleri görmüyor musun?”
Bu sorular, tartışmayı kapatmak için sorulur; açmak için değil.
Oysa siyasal teori açısından çocuk söylemi şunu yapar:
Devletin yetkisini genişletirken, muhalefeti ahlaki olarak felç eder.
Burada kritik nokta şudur:
Devletin çocuğu koruma yükümlülüğü vardır; ama bu yükümlülük sınırsız bir müdahale yetkisi doğurmaz. Aksi hâlde “çocuk yararı” gerekçesiyle her şey meşrulaştırılabilir: ifade, örgütlenme, bilgiye erişim, hatta düşünme.
Tarih bize şunu öğretmiştir:
Çocuk söylemiyle başlayan düzenlemeler, yetişkin özgürlüklerini bitirir.
2. Sosyal Medya Bir “Devlet Hizmeti” Değildir
Bu tartışmada bilinçli bir kavram kaydırması yapılmaktadır.
Sosyal medya, sanki devletle kurulan bir hizmet ilişkisiymiş gibi sunulmaktadır.
Oysa sosyal medya:
Devletin sunduğu bir kamu hizmeti değildir
Yurttaşın devletten izin alarak girdiği bir alan değildir
İdarenin düzenleme hiyerarşisine doğal olarak bağlı değildir
Sosyal medya, modern çağın devletten bağımsız kamusal alanıdır.
Bu alan kusurludur, gürültülüdür, rahatsız edicidir. Ama tam da bu yüzden politiktir. Kamusal alan steril olmaz. Steril olan alanlar kamusal değil; kontrollüdür.
e-Devlet mantığını bu alana taşımak, teknik bir entegrasyon değildir.
Bu, şunu söylemektir:
“Kamusal alana girmek istiyorsan, önce bana kim olduğunu bildir.”
Bu cümle kurulduğu anda ifade özgürlüğü bir hak olmaktan çıkar; idarenin verdiği koşullu bir izne dönüşür.
3. “Gerçek Kimlik” Masalı: Şiddeti Değil, Muhalefeti Bastırır
Gerçek kimlik zorunluluğu savunulurken sıkça tekrarlanan bir iddia vardır:
“Anonimlik suçu ve nefreti artırıyor.”
Bu iddia iki açıdan sorunludur.
Birincisi, olgusal olarak yanlıştır.
Nefret söylemi, linç kampanyaları, hedef göstermeler; çoğu zaman gerçek kimliklerle, köşe yazılarıyla, televizyon ekranlarından yapılmaktadır. Tarihsel olarak bakıldığında, en yıkıcı söylemler anonim hesaplardan değil; açık kimlikli iktidar sahiplerinden çıkmıştır.
İkincisi, siyasal olarak manipülatiftir.
Anonimliği kaldırmak, suçu bitirmez. Sadece eleştiriyi riskli hâle getirir.
Gerçek kimlik dayatması şunu yapar:
Muhalifin konuşma maliyetini artırır
Güçsüzü daha görünür hedef hâline getirir
Azınlık görüşlerini sessizliğe iter
Sonuçta konuşanlar kalır; ama aynı kişiler konuşur. Bu da çoğulculuk değil, konforlu bir tek seslilik üretir.
4. Devletin Görmediği Ama Bilerek Görmezden Geldiği Ayrım
Bu tartışmada sürekli şu hata yapılır:
İfade özgürlüğü “ne söylendiği” ile sınırlandırılır.
Oysa özgürlük aynı zamanda şunları da kapsar:
Nerede söylendiği
Kim tarafından söylendiği
Hangi risk altında söylendiği
Devlet şunu göz ardı eder:
Her yurttaşın devlete karşı dayanıklılığı eşit değildir.
Bir akademisyen ile işsiz bir genç,
bir gazeteci ile kamu çalışanı,
bir çoğunluk mensubu ile bir azınlık üyesi
aynı “gerçek kimlik” riskini taşımaz.
Bu yüzden kimlik zorunluluğu, kağıt üzerinde eşit; fiiliyatta seçici bir baskıdır.
5. İlk Eşik: Kamusal Alanın Yeniden Devletleştirilmesi
Bu düzenlemelerin ortak paydası şudur:
Devlet, kamusal alanı yeniden “kendi mülkü” gibi tasarlamaktadır.
Önce basın kontrol edildi.
Sonra radyo ve televizyon.
Şimdi sıra dijital kamusal alandadır.
Ama bu kez yöntem daha sofistike:
Yasak yok
Kapatma yok
Açık ceza yok
Sadece kimlik vardır.
Ve kimlik, modern iktidarın en sessiz ama en kalıcı aracıdır.
Kimlik dayatmasıyla kamusal alan kapanmaz; daralır.
Daralan alan, fark edilmez.
Fark edilmeyen daralma, normalleşir.
Ve normalleştiğinde artık çok geçtir.
Devlet Neden Hep En Kolay Yolu Seçer? Güvenlik Aklı, Tembel İktidar ve Dijital Vesayetin Mantığı
Devletler özgürlüğü sevmez.
Devletler öngörülebilirliği sever.
Bu bir ahlak yargısı değil, yapısal bir gerçektir. Devlet dediğimiz aygıt; karmaşıklığı azaltmak, belirsizliği yönetmek ve itirazı ölçülebilir hâle getirmek için vardır. Bu nedenle devletin doğal refleksi şudur:
Kolay olanı seçmek.
Dijital alandaki kimlik dayatması da tam olarak bu refleksin ürünüdür. Sorunlara zor çözümler üretmek yerine, sorunu ortadan kaldıracak bir çerçeve çizilir. Bu çerçevenin adı “güvenlik”tir; ama içeriği itaat edilebilirliktir.
1. Güvenlik Söylemi: Her Zaman Bir Üst Anlatıdır
Güvenlik, modern siyasetin joker kavramıdır.
Her şey onunla gerekçelendirilebilir.
İfade özgürlüğü kısıtlanır → güvenlik
Gözetim artırılır → güvenlik
Kimlik zorunlu kılınır → güvenlik
Ama güvenlik hiçbir zaman tanımlanmaz. Çünkü tanımlanırsa sınırı olur.
Dijital alanda “çocuk güvenliği”, “toplum güvenliği”, “ulusal güvenlik” söylemleri iç içe geçirilir. Böylece tek bir müdahale, çoklu tehditlere cevap veriyormuş gibi sunulur. Oysa yapılan şey basittir: Belirsizliği ortadan kaldırmak.
Anonim yurttaş belirsizdir.
Belirsiz olan ise iktidar için tehlikelidir.
2. Tembel Devlet Aklı: En Ağır Aracı İlk Seçmek
Hukuk devletinin temel ilkelerinden biri şudur:
Devlet, amaca en hafif araçla ulaşmak zorundadır.
Ama pratikte olan bunun tersidir. Devlet çoğu zaman:
Eğitim yerine yasak
Kurumsal kapasite yerine kontrol
Sabır yerine gözetim seçer.
Neden? Çünkü bu daha hızlıdır. Daha ucuzdur. Daha az siyasal emek ister.
Dijital okuryazarlık mı? Uzun vadeli, zahmetli, ölçülmesi zor.
Platform sorumluluğu mı? Teknik bilgi, şeffaflık, denetim gerektirir.
Yargı kapasitesi mi? Personel, uzmanlık, zaman ister.
Kimlik zorunluluğu ise tek hamlede “çözüm” hissi yaratır.
İktidarın sevdiği tam da budur: çözüm hissi.
3. Vesayet Mantığı: Yurttaşa Güvenmeyen Devlet
Bu düzenlemelerin arkasındaki temel varsayım şudur:
Yurttaş kendi başına karar veremez.
Çocuk doğru içeriği seçemez
Yetişkin sorumluluk alamaz
Toplum kendi kendini regüle edemez
Bu varsayım açıkça söylenmez. Ama bütün mimari bunun üzerine kurulur.
Vesayet rejimlerinin ortak özelliği şudur:
Özgürlüğü bir risk, denetimi bir erdem olarak görürler.
Bu bakış açısında ifade özgürlüğü bir değer değil; tolere edilen bir istisnadır. İstisnalar ise ilk krizde geri alınır.
4. Kimlik = Sessizleştirme Teknolojisi
Modern iktidar artık susturmak zorunda değildir.
Susturmak pahalıdır, görünürdür, tepki üretir.
Bunun yerine şunu yapar:
Konuşmanın maliyetini artırır.
Gerçek kimlik dayatması, tam olarak budur.
Artık kimse “yasaklandım” demez.
Ama şunu düşünür:
İşim etkilenir mi?
Hakkımda fişleme olur mu?
Yarın bir soruşturma açılır mı?
Bu soruların sorulması yeterlidir. Cevapların gelmesine gerek yoktur.
İktidar açısından ideal yurttaş şudur:
Konuşabilir ama konuşmamayı tercih eder.
5. Dijital Vesayet Neden Cezbedicidir?
Çünkü dijital vesayet:
Unsichtbar
Kademelidir
Normalleşmeye uygundur
Bir sabah uyanıp “özgürlükler gitti” demezsiniz.
Sadece şunu fark edersiniz:
Eskisi kadar yazmıyorsunuz.
Bu yüzden dijital otoriterlik, klasik otoriterlikten daha tehlikelidir. Çünkü direnç üretmez. İnsanlar kendilerini sansürlediklerini fark etmeden uyum sağlarlar.
6. Yanlış Soru: “Devlet Bunu Kötüye Kullanır mı?”
Bu tartışmada sıkça sorulan yanlış bir soru vardır:
“Devlet bunu kötüye kullanır mı?”
Bu soru masumdur ama yanlıştır.
Doğru soru şudur:
Bu yetki kötüye kullanıma açık mı?
Çünkü hukuk, iyi niyet üzerine kurulmaz.
Yetki varsa, bir gün kullanılır.
Altyapı varsa, bir gün amaç değişir.
Bugün çocuk için kurulan sistem, yarın “kamu düzeni” için genişletilir.
Sonra “milli güvenlik”.
Sonra “toplumsal hassasiyet”.
Bu zincirin nerede duracağını kimse söyleyemez.
Ama nerede başladığını herkes görür.
Hukuk Neden Hep Sonradan Konuşur?
Altyapı, Alışkanlık ve Geri Dönüşsüzlük
Demokrasiler çoğu zaman şu yanılgıya yaslanır:
“Bir sorun çıkarsa hukuk düzeltir.”
Bu cümle analog çağ için kısmen doğruydu.
Ama dijital çağda artık yanlıştır.
Çünkü hukuk kararlara, dijital iktidar ise altyapılara müdahale eder.
Ve altyapı kurulduktan sonra, kararlar tali hâle gelir.
Dijital vesayet rejiminin asıl gücü tam da buradan gelir:
Hukuk gelene kadar, hayat çoktan değişmiştir.
1. Hukukun Doğası: Olanı Yargılar, Olmakta Olanı Değil
Hukuk tepkiseldir.
Bir ihlal olur, dava açılır, karar verilir.
Ama dijital gözetim ve kimliklendirme:
Tekil ihlaller üretmez
Yavaş yavaş davranış değiştirir
Sessizliği yayar
Ortada dava edilecek tek bir “mağdur” yoktur.
Çünkü herkes biraz daha az konuşur, biraz daha az yazar, biraz daha çok susar.
Hukuk suskunluğu ölçemez.
Ama siyaset tam da bunu hedefler.
2. Altyapı Mantığı: Kurulduktan Sonra Masumlaşır
Bir dijital sistem kurulduğunda, kısa sürede şu argüman devreye girer:
“Zaten var, kullanmamak sorumsuzluk olur.”
Bu, modern iktidarın en tehlikeli cümlelerinden biridir.
Kimlik entegrasyonu kurulur →
“Suçla mücadelede kullanmayalım mı?”
Veri havuzu oluşur →
“Terörle mücadelede faydalanmayalım mı?”
Çocuk için filtre gelir →
“Kamu düzeni için genişletmeyelim mi?”
Altyapı, gerekçesini kendisi üretir.
Bu noktadan sonra siyaset değişse bile, sistem kalır. Çünkü sistem artık “tarafsız bir araç” gibi sunulur. Oysa hiçbir altyapı tarafsız değildir. Her altyapı, belirli bir iktidar tahayyülünü içinde taşır.
3. Mahkemelerin Sınırı: Veriyi Geri Alamazlar
Mahkemeler:
Yasayı iptal edebilir
Yönetmeliği durdurabilir
Yetkiyi sınırlayabilir
Ama şunları yapamaz:
Toplanmış veriyi silmekte etkili olamaz
Kurulmuş entegrasyonları fiilen sökemez
Yerleşmiş oto-sansürü geri çeviremez
Bir yurttaş, beş yıl boyunca kimliğiyle konuşmuşsa; mahkeme kararıyla “artık özgürsün” denmesi, o davranış kalıbını değiştirmez.
Hukuk geleceği sınırlayabilir.
Ama alışkanlığı yıkamaz.
4. Normalleşme Eşiği: En Tehlikeli An
Dijital vesayet rejimleri üç aşamada yerleşir:
1. Şok
“Bu çok tehlikeli, özgürlükler gidiyor.”
2. Alışma
“Ben zaten bir şey yazmıyorum.”
3. Meşrulaştırma
“İyi ki var, ortalık sakinleşti.”
Üçüncü aşamada artık muhalefet bile dili değiştirir.
Eleştiri yerini “daha iyi uygulanmalı” talebine bırakır.
Bu an, geri dönüşün en zor olduğu andır.
Çünkü artık sistem değil, itiraz anormaldir.
5. Sandık Yanılsaması: İktidar Değişir, Rejim Kalır
En büyük yanılgı şudur:
“İktidar değişince bu sistem kaldırılır.”
Oysa dijital vesayet rejimleri, iktidardan bağımsız olarak yaşamaya programlanır.
Yeni gelen siyasetçinin önünde üç engel vardır:
Bürokrasi: “Bu sistem olmasa risk oluşur.”
Toplum: “Zaten alıştık, ne gerek var?”
Siyaset: “Bunu kaldırırsak suçlanırız.”
Bu maliyeti göze alacak irade nadirdir.
Bu yüzden çoğu zaman olan şudur:
Sistem kaldırılmaz.
Sadece makyajlanır.
Ve makyajlanan her vesayet, daha kalıcı olur.
6. Dijital Otoriterliğin Sessiz Zaferi
20. yüzyılın otoriterliği:
Yasak koyardı
Gazete kapatırdı
İnsanları sustururdu
21. yüzyılınki:
Kimlik ister
Algoritma kurar
İnsanların susmasını bekler
Bu ikinci model daha az direnç üretir.
Çünkü kimse açıkça bastırılmaz. Herkes “kendi kararıyla” susar.
İktidar açısından bu ideal durumdur.
Muhalefet vardır ama duyulmaz.
İfade vardır ama etkisizdir.
Yasaksız Bir Çözüm Gerçekten Mümkün mü?
Özgürlüğü Korumak, Sorunları Görmezden Gelmek Değildir
Otoriter çözümler her zaman şu iddiayla gelir:
“Başka yol yok.”
Bu iddia tarih boyunca defalarca söylendi.
Ve her seferinde yalan çıktı.
Dijital alandaki şiddet, nefret söylemi, çocukların maruz kaldığı zararlı içerikler gerçektir. Bunları inkâr etmek saflık olur. Ama bu sorunların gerçekliği, özgürlükleri rehin alan çözümleri zorunlu kılmaz.
Das eigentliche Problem ist dieses:
Sorunları mı çözmek istiyoruz, yoksa sessizliği mi?
Eğer amaç gerçekten çözümse, yasaksız bir yol mümkündür. Ama bu yol daha zahmetlidir. Devletlerin sevmediği kadar zahmetlidir.
1. Devlet Kullanıcıdan Elini Çeker, Platforma Yüklenir
İlk ve en temel ilke şudur:
Devlet yurttaşı düzenlemez; sistemi düzenler.
Bu ayrım hayati önemdedir.
Yurttaşı düzenlemek demek:
Kimlik istemek
Davranışı izlemek
İfade maliyetini artırmak
Sistemi düzenlemek ise şunu yapar:
Görünürlüğü kontrol eder
Etkiyi sınırlar
Gücü dağıtır
Gerçekçi çözüm, kullanıcıyı fişlemek değil; platformları sorumlu kılmaktır.
Bu ne demektir?
Algoritmaların neyi neden öne çıkardığı şeffaflaşır
Aşırı içerik ödüllendirilmez
Nefret, kaldırılarak değil; yayılması engellenerek etkisizleştirilir
Buradaki kritik fark şudur:
İfade korunur, tahakküm kırılır.
Devletin görevi fikri susturmak değil; fikrin herkesi bastırmasını önlemektir.
2. Kimlik Zorunluluğu Yerine: Kademeli, Dağıtık Doğrulama
Kimlik dayatması “ya hep ya hiç”tir.
Bu yüzden tehlikelidir.
Oysa dijital dünyada çok daha akıllı bir model vardır:
kademeli doğrulama.
Bu model şunu kabul eder:
Herkes anonim konuşabilir
Ama herkes sınırsız etki üretemez
Nasıl?
Bireysel paylaşım serbesttir
Kitlesel erişim, reklam, otomasyon benzeri davranışlar için ek doğrulama gerekir
Bu doğrulama devletle paylaşılmaz
Merkezi veri havuzu oluşmaz
Burada amaç “kim olduğunu bilmek” değil;
bir kişinin bin kişi gibi davranmasını engellemektir.
Bu yöntem:
Bot ağlarını zayıflatır
Organize linci zorlaştırır
Muhalefeti değil, manipülasyonu hedef alır
Und das Wichtigste:
Devletin eline yeni bir gözetim anahtarı vermez.
3. Çocuklar İçin Yasak Değil, Yetkinlik İnşası
Çocuk meselesi yasakla çözülemez.
Çünkü çocuklar yasaktan hızlıdır; algoritmalardan bile hızlıdır.
Gerçek çözüm üç ayaklıdır:
a) Okulda Dijital Yurttaşlık
Bu ders olmadan hiçbir filtre işe yaramaz.
Algoritma nasıl çalışır?
Neden öfke daha çok yayılır?
Manipülasyon nasıl anlaşılır?
Çocuklara “ne izlememeleri gerektiği” değil,
neden bazı şeylerin önlerine itildiği öğretilmelidir.
Bu, korumadan daha etkilidir.
b) Aileye Destek, Aileye Vesayet Değil
Ebeveyn araçları:
Ücretsiz
Basit
Transparent
olmalıdır.
Devlet burada hakem olmaz.
Rehber olur.
c) Çocuğun Hak Öznesi Olduğunun Kabulü
Çocuk yalnızca korunacak bir nesne değildir.
Aynı zamanda düşünen, öğrenen, hata yapan bir öznedir.
Devlet çocuğun yerine düşünemez.
Düşünmeyi öğretir.
4. Suçla Mücadele: Toplu Gözetim Değil, Hedefli Hukuk
Nefret söylemi, tehdit, istismar suçtur.
Bunun tartışması yok.
Ama suçla mücadele yöntemi bellidir:
Somut fiil
Bireysel şüphe
Yargı kararı
Toplu kimliklendirme, suçla mücadele değildir.
Suçu varsaymaktır.
Gerçek çözüm şunları gerektirir:
Savcılıkların dijital uzmanlığının artırılması
Delil toplama kapasitesinin güçlendirilmesi
Platform–yargı iş birliğinin şeffaflaştırılması
Bu yol zahmetlidir.
Ama hukuk zahmetlidir zaten.
Kolay olan yol, her zaman yanlış olandır.
5. Bağımsız Denetim: Devlet Kendi Kendini Sınırlandıramaz
En kritik eşik burasıdır.
Dijital alanın denetimi:
Bakanlıklara
Emniyete
Yürütmeye
bırakılamaz.
Çünkü hiçbir iktidar, kendisine verilen gücü gönüllü olarak sınırlamaz.
Bunun yerine:
Çok aktörlü
Bağımsız
Transparent
bir Dijital Haklar Denetimi gerekir.
Bu yapı:
Platformları denetler
Devletin sınırını çizer
Yurttaşı korur
Ve kriz anlarında otomatik yasak üretmez.
6. Neden Bu Yol Daha Zor Ama Doğru?
Çünkü bu yol:
Sabır ister
Eğitim ister
Kurumsal kapasite ister
Ama karşılığında şunu verir:
Kamusal alan canlı kalır
İfade cesareti korunur
Sandık anlamını yitirmez
Kimlik dayatması ise:
Hızlıdır
Gösterişlidir
Alkış alır
Ama geride alıştırılmış bir sessizlik bırakır.
Güç Kolayı Seçer, Demokrasi Zoru
Devlet için en kolay çözüm şudur:
“Kimliğini ver, sus.”
Demokrasi için doğru çözüm şudur:
“Konuş, ama kimseyi ezme.”
Bu yazı boyunca savunulan şey basittir ama rahatsız edicidir:
Özgürlük ile güvenlik arasında zorunlu bir tercih yoktur.
Yanlış olan, bu ikisini karşıt gibi sunmaktır.
Yasaksız çözüm mümkündür.
Ama bunun için şunu kabul etmek gerekir:
Devlet her şeyi kontrol edemez.
Kontrol ettikçe de yönetemez.
