HALKWEBTagesordnungDemokrasiye darbeyi kim vurdu?

Demokrasiye darbeyi kim vurdu?

İradenin oluşum sürecine yönelik sistematik müdahaleler, yalnızca sonucu değil, doğrudan meşruiyetin kurucu zeminini tartışmalı hale getirir.

HALKWEB KONUK YAZAR/Sermet ERDEM Türkiye’de son dönemde kamuoyunun en yoğun biçimde tartıştığı meselelerden biri, Cumhuriyet Halk Partisi kurultayına ilişkin iddialar ve bu iddiaların yargısal sürece taşınmasıdır. Ancak bu tartışmayı yalnızca güncel siyasetin olağan gerilimleri içinde değerlendirmek yeterli değildir. Çünkü mesele, bir parti içi güç mücadelesinden çok daha derinde, demokratik temsilin hangi koşullarda meşru sayılacağı ve hukuk düzeninin serbest siyasal iradeyi hangi sınırda koruma altına aldığı sorusuna temas etmektedir.

Nitekim “CHP kurultay davası” olarak anılan süreç, bütünüyle dışarıdan kurgulanmış bir siyasi kriz anlatısından ziyade, kurultay sürecinin kendi içinden doğan iddiaların görünür hale gelmesiyle yargı önüne taşınmıştır. Kurultay devam ederken delegeler arasında yürütüldüğü ileri sürülen temaslar, oy tercihlerine etki etmeye dönük girişimler ve bazı iddialarda yer alan menfaat ilişkileri kamuoyuna yansımış; süreç yalnızca siyasal aktörler arasında değil, gazeteciler ve parti içi çevrelerde de tartışılmıştır. Bu nedenle mesele, dışarıdan inşa edilmiş bir mühendislikten çok, kendi dinamikleri içinde gelişen organik bir temsil krizidir.

Tam da bu noktada tartışma siyasal düzlemden çıkarak hukukî bir mahiyet kazanır. Çünkü demokratik temsil, yalnızca sandığın kurulmasıyla değil, sandıktan çıkan iradenin özgür, eşit ve dış müdahalelerden arınmış biçimde oluşmasıyla anlam kazanır. İradenin oluşum sürecine yönelik sistematik müdahaleler, yalnızca sonucu değil, doğrudan meşruiyetin kurucu zeminini tartışmalı hale getirir.

Bu çerçevede Türk medeni hukukundaki “butlan” kurumu, yalnızca teknik bir geçersizlik rejimi değil, hukuk düzeninin hangi iradeleri tanıyacağına ilişkin kurucu bir eşik olarak devreye girer.

 

Modern hukuk düzenleri çoğu zaman kendilerini normların teknik bir organizasyonu olarak sunar. Oysa hukuk, yalnızca kurallar bütünü değil; hangi iradenin meşru kabul edileceğini, hangi fiillerin korunacağını ve hangi sınırların aşılamayacağını belirleyen kurucu bir meşruiyet rejimidir. Bu nedenle hukuk düzenleri, bazı hukuka aykırılıkları sıradan ihlal olarak değerlendirirken, bazılarını doğrudan kendi varlık koşullarına yönelmiş bir tehdit olarak kabul eder. Türk medeni hukukundaki “butlan” kurumu, işte bu ikinci alanın ürünüdür.

Türk medeni hukukunda butlan, bir hukuki işlemin hukuk düzeni tarafından baştan itibaren geçerli bir işlem olarak kabul edilmesini engelleyen ağır ve giderilemez sakatlık hâllerini ifade eder. Butlanın temelinde, hukuki işlemin yalnızca taraf iradeleri bakımından değil, aynı zamanda hukuk düzeninin korumayı amaçladığı kamu düzeni, genel ahlak, kişilik hakları ve emredici normlarla kurduğu ilişkinin bulunması yatmaktadır. Bu nedenle butlan, basit bir şekil eksikliği veya sonradan giderilebilir bir usul kusurundan farklı olarak, hukuk düzeninin işlem üzerindeki kurucu reddini ifade eden ağır bir geçersizlik türüdür.

Türk hukukunda butlanın normatif zemini başta Türk Medeni Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu hükümlerinde ortaya çıkmaktadır. Özellikle Türk Borçlar Kanunu’nun 27. maddesi uyarınca kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine ve kişilik haklarına aykırı işlemler kesin hükümsüz kabul edilmektedir. Bu düzenleme, butlanın yalnızca teknik bir özel hukuk meselesi olmadığını; hukuk düzeninin kendi kurucu değerlerini koruma refleksinin bir sonucu olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde Türk Medeni Kanunu’nun dürüstlük kuralına, hakkın kötüye kullanılmasının yasaklanmasına ve kişilik haklarının korunmasına ilişkin hükümleri de hukuk düzeninin yalnızca biçimsel irade açıklamalarını değil, meşru ve korunabilir iradeleri himaye ettiğini ortaya koymaktadır.

 

Bu çerçevede butlan, bir hukuki işlemin kuruluş aşamasında, kurucu unsurlarında veya doğurduğu sonuçlarda kamu düzeni bakımından kabul edilmesi mümkün olmayan ağır hukuka aykırılıkların bulunması hâlinde ortaya çıkar. Burada söz konusu olan sakatlık, işlemin tali veya dışsal bir unsurunda değil; doğrudan işlem iradesinin hukuk düzenince tanınabilir niteliğinde meydana gelen bir bozulmadır. Bu nedenle kesin hükümsüzlükle malul bir işlem, sonradan taraf iradeleriyle, zamanın geçmesiyle veya fiilî uygulamalarla geçerli hâle gelemez. Çünkü hukuk düzeni, böyle bir işlemi baştan itibaren meşru bir hukuki işlem olarak kabul etmemektedir.

Nitekim butlanın kamu düzeniyle olan ilişkisi tam da bu noktada görünür hâle gelir. Kamu düzeni yalnızca devletin idarî veya siyasal güvenliğini ifade eden dar bir kavram değildir; toplumun temel hukukî, ahlâkî ve anayasal yapısını koruyan kurucu normatif alanı ifade eder. Hukuk düzeni bazı hukuki işlemleri bireylerin serbest iradesine bıraksa da belirli sınırların aşılması hâlinde artık bireysel menfaatleri değil, doğrudan toplumsal düzeni ve ortak hukukî yapıyı koruma refleksi gösterir. Bu nedenle kamu düzenine aykırı işlemler, yalnızca taraflar bakımından sakıncalı kabul edilmez; aynı zamanda hukuk düzeninin varlık koşullarına yönelen tehditler olarak değerlendirilir.

Türk hukukunda hukuka aykırılık kavramı da yalnızca pozitif normlara biçimsel aykırılıkla sınırlı değildir. Türk Borçlar Kanunu’nun açık düzenlemesi uyarınca ahlaka aykırılık da kesin hükümsüzlük sebebi olarak kabul edilmektedir. Böylece Türk özel hukuku, hukuk ile ahlak arasında mutlak bir kopuş öngörmemekte; belirli yoğunluğa ulaşan ahlaki aykırılıkları aynı zamanda hukuk düzenine yönelik ihlaller olarak değerlendirmektedir. İnsan onurunu zedeleyen, kişiliği araçsallaştıran, sömürü ilişkisi yaratan veya toplumsal etik düzeni ağır biçimde ihlal eden işlemler yalnızca ahlaken problemli değil, hukuken de geçersiz kabul edilmektedir. Bu yaklaşımın anayasal zemini de bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın insan onuru, hukuk devleti, demokratik devlet ve temel hakların korunmasına ilişkin hükümleri, özel hukuk ilişkilerine yön veren üst normatif çerçeveyi oluşturur.

 

Bu genel hukuki çerçeve, siyasal partilerin iç işleyişi ve karar organlarının oluşumu bakımından da doğrudan önem taşır. Çünkü siyasal partiler, modern demokratik hukuk devletinde yalnızca sıradan özel hukuk tüzel kişileri veya olağan sivil toplum örgütleri değildir. Aksine siyasi partiler, anayasal düzenin oluşumuna doğrudan katılan, demokratik temsil mekanizmasının işlerliğini sağlayan ve kamusal iradenin teşekkülünde kurucu rol oynayan anayasal yapılardır. Nitekim Anayasa’nın siyasi partileri demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez unsurları olarak tanımlaması da bu nedenle önemlidir.

Dolayısıyla siyasi partilerin genel kurul, kongre ve karar organlarına ilişkin seçim süreçleri yalnızca teknik organizasyon faaliyetleri olarak değerlendirilemez. Bu süreçlerin demokratik rekabet, seçim güvenliği, eşitlik, şeffaflık, dürüstlük ve serbest irade ilkelerine uygun biçimde yürütülmesi anayasal meşruiyetin zorunlu bir sonucudur. Demokratik temsilin meşruiyeti yalnızca şeklen seçim yapılmasına değil, seçmen iradesinin baskıdan, manipülasyondan, organize yönlendirmelerden ve hukuka aykırı müdahalelerden arınmış biçimde ortaya çıkmasına bağlıdır.

Özellikle delegelerin veya seçmenlerin iradesini organize biçimde yönlendirmeye, baskı altına almaya, menfaat ilişkileriyle manipüle etmeye ya da seçim sonucunu hukuka aykırı yöntemlerle belirlemeye yönelik girişimler, yalnızca parti içi disiplin sorunu olarak görülemez. Bu tür müdahaleler, demokratik temsil mekanizmasının kurucu meşruiyetini ortadan kaldıran ağır hukuka aykırılıklar niteliğindedir. Çünkü demokratik seçim, yalnızca teknik bir oylama prosedürü değil; hukuk düzeninin koruduğu serbest siyasal irade ilkesinin somutlaşmış biçimidir.

Bu bağlamda demokratik seçim iradesini ortadan kaldıran organize müdahalelerle şekillenmiş bir seçim sürecinin hukuk düzeni tarafından korunması mümkün değildir. Buradaki hukuka aykırılık, seçim sürecinin sonradan giderilebilir tali bir eksikliğinden ibaret olmayıp doğrudan iradenin teşekkülüne ve demokratik meşruiyetin kurucu unsuruna ilişkindir. Dolayısıyla demokratik rekabeti ortadan kaldıran, seçim eşitliğini bozan veya seçmen iradesini organize biçimde sakatlayan yöntemlerle elde edilen makamlar hukuken korunabilir meşru statüler olarak değerlendirilemez.

Aksi yöndeki bir yaklaşım, hukuk düzeninin kendi kurucu ilkeleriyle çelişmesi sonucunu doğurur. Çünkü hukuk devleti yalnızca sonuçları değil, o sonuçların elde edilme biçimini de meşru kabul eden normatif bir düzendir. Eğer hukuk düzeni, demokratik iradeyi sistematik biçimde sakatlayan süreçler sonucunda elde edilen siyasal makamları geçerli sayarsa, bu durumda hukuk kendi meşruiyet temelini inkâr etmiş olur.

Dolayısıyla siyasi parti organlarının oluşum süreçlerinde ortaya çıkan ağır ve organize irade sakatlıkları, Türk medeni hukukunun butlan rejimi kapsamında değerlendirilmesi gereken kamu düzeni sorunlarıdır. Demokratik meşruiyeti ortadan kaldıran yöntemlerle oluşmuş bir iradenin hukuk düzeni tarafından korunması, hem Türk Medeni Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu’nun emredici hükümleriyle hem de anayasal demokratik düzenin temel ilkeleriyle bağdaşmaz.

Son kertede mesele, yalnızca bir siyasi partinin iç işleyişinde ortaya çıkan usulsüzlükler değildir. Asıl mesele, demokratik temsilin hangi koşullarda meşru sayılacağı ve hukuk düzeninin kendi kurucu ilkelerini hangi noktada koruyacağıdır. Zira demokratik hukuk devleti, yalnızca seçim sonuçlarını değil, o sonuçları doğuran iradenin oluşum koşullarını da korumak zorundadır.

Bu nedenle butlan kurumu burada yalnızca teknik bir geçersizlik yaptırımı değil, hukuk düzeninin kendisini yeniden kurma ve koruma mekanizmasıdır. Kesin hükümsüzlük, hukuk düzeninin belirli fiilîlik biçimlerine yönelttiği kurucu reddi ifade eder. Hukuk bazı sakatlıkları sonradan giderilebilir kabul edebilir; ancak demokratik iradenin oluşumunu ortadan kaldıran ağır hukuka aykırılıklar bakımından aynı toleransı gösteremez.

 

Çünkü bazen hukuk yalnızca düzen kurmaz; aynı zamanda sınır çizer. Ve bazı durumlarda hukuk düzeninin kendisini koruyabilmesinin tek yolu, hukuken korunamaz olanı hukuk dünyasının dışında bırakmaktır.

Arınmanın ilk şartı da budur.

 

DAS KÖNNTE SIE INTERESSIEREN