HALKWEBAutorenUYANIK UŞAK

UYANIK UŞAK

0:00 0:00

Sancho’nun Yükselişi, Don Kişot’unYanlızlığı

Bazı hikâyeler vardır; sadece kendi zamanında yaşanmaz.

Bir çağ kapanır, başka bir çağ açılır ama o hikâyenin karakterleri farklı isimlerle yeniden sahneye çıkar. İnsan değişir, kostümler değişir, sloganlar değişir… ama hikâyenin özü aynı kalır.

Don Kişot tam da böyle bir hikâyedir.

Çünkü Don Kişot bize yalnızca yaşlı bir şövalyenin serüvenini anlatmaz. Aslında iki farklı insan hâlini yan yana koyar:

Biri inanan, diğeri uyum sağlayan…

Biri direnen, diğeri zamanın dilini erkenden çözen…

Biri hakikatin peşinden giden, diğeri düzenin içinde kendine yer açmaya çalışan…

Nitekim Don Kişot nasıl eski düzenin sembolü olarak karakterize ediliyorsa, Sancho da o düzenin sınırları içinden sıyrılıp yeni ilişkiler ağından pay kapmaya çalışan insan tipini temsil eder.

Yani üst sınıfa terfi etmek isteyen, zamanın yönünü erken sezerek kendisini güvenceye almaya çalışan uyanık bir insanı…

Bu anlamda Don Kişot ile Sancho Panza’nın roman boyunca yaşadığı gerilim, sadece bir şövalye ile uşağın didişmesi değildir. Bu aynı zamanda “budala eski şövalye” ile yenidünyanın farkında olan, ona hızla uyum sağlayan ve kurulacak düzende yerini almak isteyen “uyanık insanın” çatışmasıdır.

Ve belki de romanın asıl trajedisi tam burada başlar:

İnanmak ile uyum sağlamak arasında…

Çünkü Don Kişot’un yanında, eşek üstünde de olsa başka bir kahraman büyümektedir. Ama bu yeni kahraman, adalet arayan biri değil; değişimin yönünü koklayıp o değişimin içinden kendisine yer açan biridir. Eski düzenin en alt tabakasından gelir ama yeni düzenin nimetlerinden pay almak ister. Düzeni değiştirmekten çok, değişen düzende kaybetmemeye çalışır.

Don Kişot bu yeni düzeni reddeder. Ama romantik olduğu için değil. Yeni düzenin adalet vaat ederken başka bir adaletsizlik kurduğunu sezdiği için…

Yel değirmenlerine saldırması bu yüzden saçma değildir. Çünkü onun gördüğü şey sadece değirmen değildir. Görünmezleşmiş, teknikleşmiş, normal kabul edilen ama yozlaşmış iktidar yapılarıdır. Don Kişot onları devler gibi görür. Çünkü iktidar artık kılıç taşımaz. Döner, üretir,öğütür. İnsanı yavaş yavaş kendisine benzetir.

Belki de bu yüzden Don Kişot’u yıllardır yanlış okuyoruz.

Ya da daha doğrusu, bize yanlış okuttular.

Yel değirmenleriyle savaşan bir deli…

Komik, acınası, gerçeklikten kopmuş bir adam…

Gülünüp geçilecek bir figür…

Oysa Don Kişot bir deli değildi.

Don Kişot, sistemle kavga eden bir adamdı.

Ve her sistem, kendisiyle kavga edeni önce itibarsızlaştırır. Küçümser, güldürür…

Sonra yalnız bırakır.

En sonunda da susturur.

Don Kişotun’un “deliliği”, gördüğünü söylemesindeydi.

Herkesin normal kabul ettiği çürümüşlüğü işaret etmesindeydi.

Romanın en sert yerlerinden biri de koyunlar sahnesidir.

Çünkü koyunlar masumdur ama itaatkârdır.

Sürü olmak suç değildir belki ama bir tercihtir.

Ve iktidar en çok bu tercih sayesinde ayakta durur.

Don Kişot burada yalnızca sistemi karşısına almaz; sistemi taşıyan kalabalığı da karşısına alır. Taşlar da tam olarak oradan gelir. Çünkü halk çoğu zaman sömürüldüğünü bilmez. Ezildiğini fark etmez.

Alışır.

Normalleştirir.

Hatta savunur.

Ve biri çıkıp “Bu normal değil” dediğinde ilk refleks şudur:

“Deli bu.”

Don Kişot’un bir komedi figürüne dönüştürülmesi tesadüf değildir.

İnsanlar uzun zamandır hakikati söyleyenle alay ediyor.

Hakkını arayanı “marjinal”, itiraz edeni “saf”, vicdanlı olanı “zayıf”, kuralları eğip bükmeyeni ise “kazanamaz” ilan ediyor.

Ama “kazanamaz aday” yaftası aslında sadece bir seçim tahmini değildir.

Bu aynı zamanda bir dünya görüşüdür.

Çünkü sistem, sadece kendisini kuranlar tarafından değil; ona uyum sağlayanlar tarafından da yeniden üretilir.

Romanda biri daha vardır: Sancho Panza.

Sancho akıllıdır.

Pratiktir.

Hayatta kalmayı bilir.

Yeni düzeni sezmiştir. Ne şövalyelik masallarına inanır ne de adalet uğruna aç kalmayı erdem sayar. Güce yaklaşır, fırsatı kollar, uyum sağlar.

Sancho kötü değildir. Ama belki de tam bu yüzden tehlikelidir.

Çünkü yeni düzen, çoğu zaman Sancho’lar sayesinde kurulur. Bazı insanlar, uyanık uşakların yaptığı gibi sistemin bütün kirli düzenine uyum sağlayıp oradan kendilerine küçük iktidarlar, küçük konfor alanları ve rant devşirmeyi seçer. Düzenin çürümüşlüğünü görürler ama ona karşı çıkmak yerine onun içinde yükselmenin yollarını ararlar.

Bazıları ise Don Kişot gibi davranır.

Kaybedeceğini bilse bile, herkesin “normal” dediği o harami yel değirmenleriyle savaşmayı tercih eder. Çünkü bazen mesele kazanmak değil; insanın, gördüğü kötülüğe benzememeyi başarabilmesidir.

Don Kişot adaleti ister.

Sancho ise düzenin içinde küçük kazanımlar peşindedir.

Don Kişot yenilir ama haklıdır.

Sancho yaşar ama hiçbir şeyi dönüştürmez.

Bugün siyasette “değişim” diye sunulan birçok şey de biraz böyledir aslında.

Sistemi gerçekten değiştirmek için değil, sistem içinde yer değiştirmek için yapılan hamleler…

Dilin değişmesi, sloganların değişmesi, yüzlerin değişmesi; her zaman düzenin değiştiği anlamına gelmez.

Bazen sadece masadaki sandalyeler değişir.

Ve buna devrim denir.

Sancho’nun uyanıklığı tam da burada anlam kazanır.

O yalnızca yeniye uyum sağlamaz; yeni üzerinden yükselmenin yolunu da bulur.

Eskiyi tamamen reddetmez, yeniyi de gerçekten inşa etmez.

Sadece akan düzenin içinde kendisine güvenli bir yer açar.

Cervantes’in dehası da tam burada yatar.

Roman ne eskiyi yüceltir ne yeniyi kutsar.

İkisini de sorgular.

Don Kişot’un geçmişi geri getiremeyeceğini bilir. Ama Sancho’nun geleceğinin de adil olmayacağını sezdirir.

Biri delidir.

Diğeri uyanık.

Ama hangisinin daha tehlikeli olduğunu özellikle açık bırakır.

Bugün hâlâ Don Kişot’larla alay ediyoruz.

Onlara “gerçekçi değil” diyoruz.

“Çağı okuyamıyor” diyoruz.

Ama yel değirmenleri artık daha hızlı dönüyor.

Koyunlar daha kalabalık.

Sancho’lar daha konforlu.

Ve adalet hâlâ erteleniyor.

Bir yanda, eskinin çürümüş yanlarını da yeni denilen çıkar ilişkilerini de reddeden insanlar var yani siyaseti yalnızca iktidar kavgası değil; ahlaki bir tutarlılık, bir vicdan meselesi olarak gören insanlar…

Kemal Kılıçdaroğlu gibi figürler bu yüzden çoğu zaman “çağa uymayan”, “yeterince sert olmayan”, “fazla dürüst”, ve belki de en acımasız olanı “öteki” olması… Bu nedenlerle “kazanamaz” diye yaftalanırlar.

Çünkü bu çağ artık sadece ne söylediğine bakmıyor.

Nasıl kazandığıyla da ilgilenmiyor.

Sadece kimin kazandığına bakıyor.

Halk çoğu zaman haklı olanı değil, kazananı doğru sanıyor.

Kazananın ahlakına bakılmıyor.

Nasıl kazandığı sorulmuyor.

Kimi ezdiği, neyi kirlettiği konuşulmuyor.

Çünkü modern dünyanın yeni dini başarıdır.

Ve başarı uğruna yapılan kötülükler çoğu zaman “strateji” diye alkışlanır.

Ama bazı insanlar vardır;

kazanmadıkları için değil, kazanmak uğruna her şeyi mubah görmeyi reddettikleri için sevilmezler.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun meselesi de belki tam olarak buydu.

Çünkü bazı insanlar için siyaset, her yolu deneyip iktidara ulaşma sanatı değildir.

Bazıları için siyaset, kirlenmeden yürüyebilme meselesidir.

Bu yüzden ona “kazanamaz aday” dediler.

Çünkü bu çağda dürüstlük çoğu zaman saflık sanılıyor.

Vicdan, güçsüzlük gibi görülüyor.

Ahlaki sınırlar ise beceriksizlik sayılıyor.

Oysa belki de mesele hiçbir zaman sadece kazanmak değildi.

Belki mesele, kazanmak uğruna neye dönüştüğündü.

Tıpkı Don Kişot’un yaptığı gibi, sadece eskiyi değil; “yeni” diye pazarlanan harami yel değirmenlerini de sorgulayabilmek ve karşı koyabilmekti.

Çünkü bazen insan kaybetmez.

Sadece kirli bir oyunun parçası olmayı reddeder.

Ve kimi insanlar kazanmak için oynar.

Her yolu mubah görür.

Her maskeyi takar.

Her rüzgâra göre yön değiştirir.

Kimi insanlar ise oyunun kendisini sorguladığı için kaybediyor gibi görünür.

Ama belki de gerçek yenilgi, insanın kendisini kaybetmesidir.

Belki de mesele tam olarak budur:

Erdemli kalmaya çalışırken kirli bir düzende yalnızlaşmak…

Ve belki de geriye sadece şu soru kalır:

Her şeye rağmen kazanmak mı önemlidir, yoksa her şeye rağmen erdemli insan kalabilmek mi?

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS