1 Mayıs, bir bayram değil; İşçi sınıfının, yıllardır biriken öfkeyi ve umudu aynı anda haykırdığı bir hesaplaşma günüdür.
Patronların kâr hırsı, güvencesiz çalışma koşulları, kadınlara yönelik sistematik şiddet ve geleceksizliğe mahkûm edilen bir gençlik… Bunların hepsi aynı madalyonun iki yüzü. Sermaye düzeni, emeği ucuzlatırken hayatlarımızı da daraltıyor. Kadınlar olarak evde, işte, sokakta çok yönlü sömürüye maruz kalıyoruz; ama diz çökmüyoruz. Tam tersine, bu düzene karşı örgütlü bir duruşu büyütüyoruz.
2026’da 1 Mayıs, dört büyük kentte –Adana, Ankara, İstanbul ve İzmir– güçlü, bağımsız ve kararlı mitinglerle kutlanacak. Bu tercih tesadüf değil. İşçi sınıfının öncü kesimleri, bu yıl boyun eğmeyen, tersine mücadele azmini daha da yükselten bir hat çizmek istiyor. Kapitalist sömürüye ve emperyalist baskılara karşı devrimci bir ses yükseltmek, cumhuriyetçi değerleri sınıf mücadelesiyle buluşturmak hedefleniyor. Taksim gibi sembol mekanların sermaye ve iktidar tarafından emekçilere kapatılarak protokole dönüştürülmesine izin vermemek de bu duruşun parçası.
Emekçi kadınlar açısından bakıldığında mesele daha yakıcı. Yoksulluk sınırının altında ezilen aileler, artan kadın cinayetleri, eşit işe eşit ücretin hâlâ bir hayal olması… Bunlar karşısında susmak yerine, “Hesap sormak için” alanlara çıkmak gerekiyor. Çünkü kadınların kurtuluşu, sınıf mücadelesinden ayrı düşünülemez. Eşitlik, laiklik ve bağımsızlık taleplerimiz, işçi sınıfının genel mücadelesiyle iç içe.
1 Mayıs’ın teorik ve siyasal önemi tam da burada ortaya çıkar: Sömürünün farklı biçimlerini parçalı değil, bütünlüklü bir düzen sorunu olarak kavrama imkânı sunar.
Bugün mesele yalnızca emeğin daha adil paylaşımı değildir. Mesele, yaşamın hangi toplumsal ilkelere göre örgütleneceğidir.
Rekabet mi dayanışma mı?
Kâr mı toplumsal yarar mı?
Sermaye egemenliği mi eşitlikçi bir toplumsal düzen mi?
1 Mayıs, bu soruların soyut tartışmalar değil, tarihsel tercihler olduğunu hatırlatır.
Çünkü her kriz dönemi, yalnızca ekonomik değil, ideolojik ve siyasal bir mücadele alanı da yaratır. Böyle dönemlerde 1 Mayıs, savunma refleksi olmanın ötesine geçerek kurucu bir iddia taşır. Sadece mevcut hakları koruma iradesi değil, başka bir toplumsal düzen fikrini büyütme imkânıdır.
Bu yönüyle 1 Mayıs, geçmişin anılması değil, geleceğin siyasal tasarımıdır.
Meydanlar bu yüzden önemlidir.
Çünkü meydan, yalnızca kalabalığın toplandığı yer değil; sınıfın kendini özne olarak kurduğu tarihsel zemindir.
Bugün 1 Mayıs’a ihtiyaç duymamızın nedeni tam da budur.
Çünkü yoksulluk kader değildir.
Güvencesizlik doğa yasası değildir.
Nato özgürlük ve güven değildir.
Kadınların maruz bırakıldığı şiddet kaçınılmaz değildir.
Ve mevcut düzen tarihin sonu değildir.
1 Mayıs bütün bunlara karşı kolektif aklın, örgütlü iradenin ve tarihsel dönüşüm iddiasının adıdır.
Bazı günler yalnızca hatırlanmaz; taraf olmayı zorunlu kılar.
1 Mayıs, o günlerden biridir.
Bu 1 Mayıs’ta asıl mesele, dağınıklığı aşmak ve gerçek bir birleşik güç yaratmak. Protokol konuşmalarıyla sınırlı kalmak yerine, milyonların sesini duyuran, yeni katılımları cesaretlendiren, ertesi gün daha büyük bir kararlılıkla devam edecek bir mücadele hattı kurmak şart. Benzer kaygıları taşıyan tüm emekçileri bu ortak sorumluluğu paylaşmaya davet ediyorum.
Aydınlanmacı, cumhuriyetçi, emekçi bir cumhuriyet için,
Ankara Anıtpark- Saat 15.00
İstanbul Kartal Meydanı- Saat 15.00
İzmir Karşıyaka Demokrasi Meydanı- Saat 15.00
Adana İller Bankası Kavşağı- Saat 12:30
Sonuçta 1 Mayıs, “siz tek, biz hepimiz” gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor. Emeğimizin karşılığını, hayatımızın onurunu ve geleceğimizi ancak birlikte, örgütlü ve cesurca savunarak kazanabiliriz.
Alanlarda buluşalım. Umudu çoğaltalım. Sömürüye ve her türlü zorbalığa karşı sesimizi yükseltelim.
Yaşasın 1 Mayıs!
Yaşasın işçi sınıfının birliği, mücadelesi ve dayanışması!
