1968 ve 1969, Türkiye’nin yalnızca takvim yapraklarında kalmış iki yıl değil, Devlet, toplum, gençlik ve sınıflar arasındaki fay hatlarının görünür hale geldiği, bugünü hala belirleyen bir kırılma eşiğiydi. ABD Altıncı Filosu’nun İstanbul ve İzmir limanlarına demirlemesi, kağıt üzerinde sıradan bir “Müttefik Donanma Ziyareti” gibi görünüyordu belki, ama gerçekte, Türkiye’nin emperyalist sistem içindeki konumunu, iktidar blokunun tercihlerini ve buna karşı gelişen Devrimci-Sosyalist ve Sınıf mücadelenin, İşçi sınıfının Sendikal Örgütlemeleri ve sivil toplum öğrütlerinin itirazı bütün çıplaklığıyla kitlesel bir mücadelenin yığınlaştığına tanıklık yaptı ülkede. Yığınların mücadelesinde ortaya çıkan gerçek, limana yanaşan gemilerin, yalnızca çelikten gövdeleriyle değil, üzerlerine yüklenmiş siyasal anlamlarla, sınıfsal ve ideolojik saflaşmayıda alanlardaki Devrimci-Sosyalit mücadelenin yığınsal gücü gösterdi.
Bir yanda, üniversitelerde yükselen Devrimci gençlik hareketi ve giderek politize olan işçi sınıfı vardı. 1961 Anayasası’nın görece özgürlükçü ikliminde filizlenen sendikal örgütlenme, grevler, fabrika işgalleri ve Fikir Kulüpleri Federasyonu etrafında şekillenen gençlik, Altıncı Filo’yu yalnızca bir savaş gemisi olarak değil, Türkiye’nin bağımlı kalkınma modelinin, NATO eksenli dış politikasının ve emperyalist tahakkümün sembolü olarak görüyordu. Dolmabahçe’de, Beyoğlu sokaklarında, üniversite kampüslerinde yükselen “6. Filo defol” sloganı, aslında “Bu ülkenin kaderini Washington belirleyemez” diyen tarihsel bir itirazdı. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Amerikan askerlerini denize dökme eylemleri, bu itirazın en görünür, en sembolik anlarından biri olarak hafızalara kazındı.
Diğer yanda ise, kendisini “Milli ve Manevi Değerlerin Savunucusu” olarak sunan, fakat pratikte Emperyalizmin Türkiye’deki en sadık toplumsal dayanaklarından biri haline gelen Dinci ve Irkçı gruplar vardı. Komünizmle Mücadele Dernekleri etrafında örgütlenen bu çevreler, Altıncı Filo’nun gelişini bir “Şükür Vesilesi” olarak gördüler. Amerikan askerlerinin İstanbul’a ayak bastığı günlerde Dolmabahçe ve Taksim civarında kılınan “Şükür Namazları”, yalnızca bir Dini ritüel değildi, Türkiye sağının, Anti-Komünizm adına emperyalizme nasıl gönüllü bir ideolojik muhafızlık üstlendiğinin çarpıcı bir göstergesiydi. Aynı günlerde, Devrimci Gençlerin “Amerikan Emperyalizmine Karşı Namaz” diye adlandırdığı karşı eylemler, bu çelişkiyi dahada görünür kıldı. Bir taraf, kıbleyi Washington’a dönmüş bir Siyasal-İslamcılığı temsil ederken, diğer taraf, yoksul Halkların ve Ezilen Ulusların yanında saf tutan bir Anti-Emperyalist hattının nasıl büyüdüğünü Dünya kamuoyu net biçimiyle tanık oldu.
Bu dönemin en çarpıcı sahnelerinden biri, yalnızca sokak çatışmaları yada denize dökülen askerler değildi. Bir grup Dinci ve Irkçı öğrenciler, ellerinde pembe boyalarla sokakları boyuyor, ABD askerleri için özellikle genelevlere giden yolları işaretliyordu. Bu “Pembe Boya” eylemleri, görünürde ahlaki bir hassasiyetin ifadesi gibi sunulsada, gerçekte sınıfsal ve siyasal bir tercihin üzerini örten sembolik bir perdeydi. Emperyalist donanmanın ülkeye demirlemesini sorun etmeyen, aksine bunu “Nimet” sayan bu çevreler, enerjilerini Amerikan askerlerine değil, Devrimci-Gençlere ve toplumun en kırılgan kesimlerine yöneltiyorlardı. O günlerde bu çizginin içinde yer alan bazı isimler, ilerleyen yıllarda Devletin ve Siyasetin en üst kademelerine kadar yükselerek, Türkiye’nin siyasal mimarisini şekillendiren aktörler haline geldiler. Böylece 1968–69 yalnızca bir gençlik hareketi dönemi değil, aynı zamanda bugünün iktidar zihniyetininde laboratuvarı oldu.
Altıncı Filo protestoları, yalnızca sokak gösterileriyle sınırlı kalmadı, ağır bedellerlede anıldı. İstanbul Teknik Üniversitesi yurdunda polis baskını sırasında ağır yaralanan ve hayatını kaybeden Vedat Demircioğlu, bu dönemin ilk Devrimci-Sosyalist kayıplarından biri olarak hafızaya kazındı. Ardından, Taksim’de düzenlenen ve gerici gruplar tarafından “Amerikan emperyalizmine karşı namaz” adıyla örgütlenen karşı eylem sırasında, Devrimci-Gençlere yönelik saldırılarda Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan bıçaklanarak öldürüldü. Bu cinayetler, Türkiye’de Anti-Emperyalist gençlik ile Dinci-Irkçı sağcı gruplar arasındaki ayrışmanın artık geri dönüşsüz bir noktaya geldiğini gösteriyordu. “Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri” soyut bir ideolojik söylem olmaktan çıkmış, doğrudan sokakta, üniversite kampüslerinde, meydanlarda kanlı bir pratiğin net görünürü ideolojik temel yapısının ortaya çıkmasını yığınlarında bilgisine sunulmuş hale gelmişti.
Bu tabloya işçi sınıfının yükselişini eklediğimizde, dönemin panoraması dahada netleşiyor. 1960’ların ikinci yarısında grevler, fabrika işgalleri, sendikal örgütlenme ve DİSK’in sahneye çıkışı, Türkiye’de sınıf mücadelesinin yeni bir evreye girdiğini gösteriyordu. Gençlik hareketi ile işçi sınıfı arasındaki bağlar güçlenirken, Altıncı Filo protestoları bu birleşmenin Anti-Emperyalist bir çerçeveye oturmasını sağladı. Emperyalizme karşı mücadele, yalnızca “Yabancı Asker İstemiyoruz” diyen dar bir milliyetçiliğe değil, aynı zamanda “Bu Ülkenin Emeği, Alın Teri ve Geleceği Satılık Değildir” diyen sınıfsal bir bilincin, Yoksul Emekçi Halk Sınıf ve Tabakalarına önemli bir mesajın ulaştığınında ifadesi oldu. Tamda bu nedenle, Emperyalizme karşı çıkanlar ile “Komünizme Karşı Mücadele” adı altında ABD yanlısı bir çizgi izleyenler arasındaki çatışma, aslında Türkiye’nin hangi eksende konumlanacağına dair tarihsel bir hesaplaşma ortaya çıktı.
Bugünden geriye baktığımızda, 1968-69 döneminin yalnızca liberallerin sınıf işbirlikçilerin kendi popülizmleri için romantize edilecek bir “Gençlik İsyanı” olmadığını görmek gerekiyor. Altıncı Filo protestoları, Türkiye’de Devlet-Sermaye ve Emperyalizm üçgeninin nasıl kurulduğunu, buna karşı hangi toplumsal dinamiklerin ayağa kalktığını ve Dinci-Irkçı güçlerin bu denklemde nasıl konumlandığını anlamak için kritik bir mercek sunuyor. O gün Dolmabahçe’de, Taksim’de, üniversite yurtlarında yaşananlar, ülkemizde bugün hala süren tartışmaların, kutuplaşmaların, iktidar tercihlerinin tarihsel köklerini işaret ediyor. Emperyalizme karşı mücadeleyi “Komünizm Tehlikesi”ne indirgemek, Türkiye Sağcı güçlerin uzun yıllar boyunca hem içerideki muhalefeti bastırmak hemde dış politikadaki bağımlılığı meşrulaştırmak için kullandığı temel araçlar oldu.
Sonuçta, Altıncı Filo’nun Türkiye’ye gelişi, yalnızca bir donanma ziyareti değildi, bir ülkenin yönünü, ittifaklarını, sınıfsal saflaşmalarını ve ideolojik kamplaşmalarını açığa çıkaran bir tarihsel eşikti. Bir tarafta, denize dökülen askerler, omuzlarda taşınan sembolik tabutlar, üniversite duvarlarına yazılan Anti-Emperyalist sloganlar, diğer tarafta, şükür namazları, pembe boyalarla çizilen “Ahlak” güzergahları ve Komünizmle Mücadele’nin gölgesinde şekillenen bir ideolojik siyasat çizgisi. Bugün hala “Bağımsızlık”, “Egemenlik”, “Emperyalizm” und “Milli İrade” üzerine konuşurken, 1968-69’un bu sahnelerini hatırlamadan yapılan her tartışma eksik kalmaya mahkümdür. Çünkü o yıllar, Türkiye’nin yalnızca geçmişi değil, bugününün ve muhtemelen yarınınında kurucu çatışma alanlarından biri olarak tarih sayfalarında duruyor.
