HALKWEBAutorenTüketim Bağımlılığı

Tüketim Bağımlılığı

Tüketim kültürü yalnızca doğayı değil, kaliteyi de aşındırır.

0:00 0:00

Modern çağın en görünmez ama en yaygın bağımlılıklarından biri tüketim bağımlılığıdır. Sigara gibi dumanı yoktur, alkol gibi kokusu yoktur; hatta çoğu zaman başarı , refah ve özgürlük kılıfı altında sunulur. Oysa tüketim bağımlılığı, yalnızca bireyin cebini değil; ruhunu, toplumsal dengeyi ve dünyamızın geleceğini de aşındıran çok katmanlı bir krizdir.

Tüketim bağımlılığı çoğu zaman bir ihtiyaçtan değil, bir eksiklik duygusundan doğar. Modern insan yalnızdır; hızla akan bir dünyada değersizlik, yetersizlik ve görünmezlik korkusu taşır. Bir ayakkabı, bir telefon, bir otomobil ya da bir tatil deneyimi; geçici bir iyi hissetme hali üretir. Beynin ödül sistemi kısa süreli bir dopamin artışı yaşar. Ancak bu tatmin kalıcı değildir. Çünkü satın alınan nesne, varoluşsal boşluğu doldurmaz; yalnızca bir süreliğine üzerini örter.

Alışveriş bağımlılığı bu noktada psikolojik bir döngüye dönüşür. Kişi stresliyken alışveriş yapar, kısa süreli rahatlar, ardından suçluluk ve pişmanlık hisseder; yeniden stres yaşar ve tekrar alışverişe yönelir. Böylece tüketim, bir ihtiyaçtan ziyade bir duygusal düzenleme aracına dönüşür.

18.yüzyıl düşünürü Diderot’nun yaşadığı bir deneyim, bugün Diderot etkisi olarak bilinir. Diderot, yeni ve şık bir sabahlık aldığında, eski eşyalarının onunla uyumsuz göründüğünü fark eder ve diğer eşyalarını da değiştirmeye başlar. Yeni bir nesne, yaşamın geri kalanını eksik hissettirmeye başlar. Böylece tek bir satın alma, zincirleme bir tüketim sürecini tetikler.

Bugün bu etki çok daha güçlüdür. Yeni bir telefon alan kişi, daha iyi bir kulaklık ister; ardından daha hızlı internet, daha iyi bir bilgisayar, daha modern bir çalışma masası… Tüketim yalnızca ihtiyaçları karşılamaz; ihtiyaç üretir. Kapitalist piyasa ekonomisi, bu zincirleme süreci sistematik biçimde teşvik eder. Çünkü büyüme, sürekli artan talebe dayanır.

Kapitalizm, üretim ve kâr maksimizasyonu üzerine kurulu bir sistemdir. Bu sistemde durağanlık kriz demektir. Ekonomik büyüme, adeta bir varoluş koşuludur. 20. yüzyılın sonlarından itibaren güç kazanan neoliberal politikalar ise piyasayı kutsallaştırmış, bireyi tüketici kimliği üzerinden tanımlamıştır. Vatandaşlık hakları kadar, hatta bazen onlardan daha fazla, alışveriş yapma kapasitesi önem kazanmıştır.

Neoliberal kültürde birey, özgürlüğünü seçim yapabilme kapasitesiyle ölçer. Market raflarında yüz çeşit ürün olması, demokrasiyle neredeyse eşdeğer bir sembol haline gelir. Oysa bu özgürlük çoğu zaman gerçek bir seçimi değil, benzer ürünler arasında yönlendirilmiş tercihleri ifade eder. Medya ve reklam sektörü, bireyin arzularını şekillendirir; ona kim olması gerektiğini gösterir. Güzel olmak, genç görünmek, başarılı sayılmak; belirli ürünleri kullanmakla özdeşleştirilir.

Bu noktada insan, yalnızca tüketen değil; aynı zamanda tüketilen bir varlığa dönüşür. Dikkati, zamanı, emeği ve hatta verileri pazarlanır. Sosyal medya çağında birey hem müşteri hem üründür.

Reklamlar yalnızca ürün tanıtmaz; bir hayat tarzı satar. Otomobil reklamlarında özgürlük, parfüm reklamlarında arzu, ev reklamlarında huzur satılır. Nesne ile duygu arasında bilinçli bir bağ kurulur. Böylece tüketim, kimlik inşasının bir aracı haline gelir.

Sosyal medya algoritmaları, bireyin zayıf noktalarını analiz eder; kişiselleştirilmiş reklamlarla arzuyu sürekli canlı tutar. Bir ürünü yalnızca görmek bile, onu ihtiyaç gibi hissettirebilir. Bu süreçte insanın dikkat süresi kısalır; sabır azalır; derin düşünme yetisi zayıflar. Tüketim kültürü, hız ve yüzeysellik üretir.

Tüketim bağımlılığı yalnızca bireysel bir sorun değildir; toplumsal dengeyi de bozar. Gelir dağılımındaki eşitsizlik, tüketim baskısıyla daha görünür hale gelir. Gösterişçi tüketim, statü sembolleri üzerinden sosyal rekabeti körükler. İnsanlar, sahip olduklarıyla değil; sahip olmadıklarıyla ölçülmeye başlar.

Borçlanma kültürü bu noktada devreye girer. Kredi kartları ve tüketici kredileri, henüz kazanılmamış gelirin harcanmasını mümkün kılar. Kredi kartlarına takla attırılır. Böylece birey gelecekteki emeğini bugünden ipotek eder. Bu durum ekonomik kırılganlığı artırır; toplumsal stres ve huzursuzluğu besler.

Tüketim bağımlılığının en ağır faturası ise doğaya kesilir. Sürekli üretim, sürekli hammadde demektir. Madenler çıkarılır, ormanlar kesilir, su kaynakları kirletilir. Tek kullanımlık ürünler ve hızlı moda, atık dağları oluşturur. Plastik okyanuslara karışır; mikroplastikler gıda zincirine katılır; sağlığın bozulmasının nedenleri arasına girer.

İklim krizi, aşırı üretim ve fosil yakıt temelli büyüme modelinin doğrudan sonucudur. Karbon salımı, enerji tüketimi ve lojistik ağların genişlemesi, küresel ısınmayı hızlandırır. Her yeni ürün, yalnızca bir nesne değil; aynı zamanda bir karbon ayak izi üretir. Bu noktada soru şudur: Gerçekten ihtiyacımız olmayan şeyler için gezegenin geleceğini riske atmaya değer mi?

Tüketim kültürü yalnızca doğayı değil, kaliteyi de aşındırır. Dayanıklı ürünler yerine kısa ömürlü, çabuk bozulan mallar tercih edilir. Planlı eskitme stratejileriyle ürünlerin kullanım süresi bilinçli olarak kısaltılır. Böylece tüketim döngüsü hızlandırılır.

Benzer bir süreç insan emeğinde de yaşanır. Esnek çalışma modelleri, güvencesizlik ve performans baskısı; insanı bir üretim faktörüne indirger. İnsan, yalnızca tüketen değil; aynı zamanda sistem tarafından tüketilen bir varlıktır. Zamanı parçalanır, dikkati dağıtılır, değeri ölçülebilir çıktılara indirgenir.

Bu noktada kalite yalnızca ürünlerde değil, ilişkilerde ve yaşamın kendisinde de azalır. Derin dostlukların yerini yüzeysel bağlantılar alır. Uzun soluklu emeğin yerini hızlı kazanç arayışı doldurur.

Tüketim bağımlılığına karşı çözüm, yalnızca bireysel iradeye bırakılabilecek bir mesele değildir; ancak bireysel farkındalıkla başlar. “Gerçekten ihtiyacım var mı?” sorusu basit ama güçlüdür. Minimalizm, sade yaşam ve dayanıklılığı esas alan üretim anlayışları bu bağlamda önemlidir.

Toplumsal düzeyde ise ekonomik büyümenin niteliği yeniden tartışılmalıdır. Sürekli niceliksel artış yerine, niteliksel gelişim hedeflenmelidir. Eğitim, kültür, sanat ve toplumsal dayanışma; tüketimden daha güçlü tatmin kaynakları olabilir.

Belki de asıl mesele şudur: İnsan, kendini sahip olduklarıyla mı tanımlar; yoksa değerleri ve ilişkileriyle mi? Eğer kimliğimizi nesneler üzerinden kurarsak, her yeni nesne eski benliğimizi değersiz kılacaktır. Oysa insanın gerçek değeri, satın alınabilir değildir.

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS