HALKWEBAutorenKemal Kılıçdaroğlu’nun Suskunluğu ve Parti İçi Rejimin İnşası

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Suskunluğu ve Parti İçi Rejimin İnşası

Suskunluk, Hegemonya ve Muhalefetin İçsel Çöküşü Üzerine Notlar

0:00 0:00

Siyasette suskunluk, çoğu zaman bir erdem gibi sunulur. Oysa susmak, en az konuşmak kadar siyasal bir eylemdir ve çoğu durumda tarafsız değildir. Bugün Türkiye muhalefetinin yaşadığı krizi anlamak için yüksek sesli polemiklere değil, uzun süredir devam eden tek bir sessizliğe bakmak gerekir: Kemal Kılıçdaroğlu’nun suskunluğuna.

Bu suskunluk bir anlık geri çekilme, kişisel bir kırgınlık ya da geçici bir sükûnet arayışı değildir. Zaman içinde kurumsal sonuçlar üretmiş, hatta Cumhuriyet Halk Partisi’de yeni bir parti içi rejimin kurulmasına imkân vermiş siyasal bir tercihtir.

Bu noktada suskunluk artık bireysel bir tutum olmaktan çıkar; kolektif bir siyasal pratiğe, hatta bir yönetim tekniğine dönüşür. Sessizlik yalnızca bir davranış değil, bir sinyal üretir: Kimin konuşabileceğini, neyin söylenebilir olduğunu ve hangi sınırların görünmez ama aşılmaz olduğunu işaretler. Suskunluk burada bir “geri durma” hali değil; siyasal alanın yeniden düzenlenmesine katkı sunan aktif bir pozisyondur.

Ahlaki Gerekçeden Siyasal Sonuca

Kılıçdaroğlu’nun suskunluğu başlangıçta ahlaki bir çerçeveye dayanıyordu: çatışmayı büyütmemek, partiyi daha fazla bölmemek, kişisel bir kavgayı kurumsal bir yıkıma dönüştürmemek. Normatif düzeyde bakıldığında bu tutum savunulabilirdi.

Ancak siyaset normatif alanla sınırlı değildir. Siyaset, güç ilişkilerinin ve boşlukların alanıdır. Türkiye gibi çatışmanın sert olduğu bir siyasal düzlemde suskunluk, ahlaki üstünlük değil; hegemonik bir alan açılması anlamına gelir. Ve bu alan, her zaman en örgütlü, en agresif ve en az tereddüt eden aktörler tarafından doldurulur.

Bu noktadan sonra suskunluk, bir erdem olmaktan çıkar; başkalarının eylemini mümkün kılan bir zemin hâline gelir.

Burada kritik olan niyet değil, sonuçtur. Siyaset felsefesi bize şunu öğretir: Ahlaki gerekçeler, siyasal alanda sonuç üretmediği anda anlamını yitirir. Ahlak, siyasette ancak güçle temas ettiği ölçüde etkili olur. Güçle temas etmeyen ahlak, hızla soyut bir erdem anlatısına dönüşür ve siyasal alanı düzenleyemez.

Suskunluğun Sahipsizliğe Evrilmesi

Kırılma tam da burada yaşandı. Kılıçdaroğlu’nu destekleyen kadrolar açık bir linç sürecine maruz kalırken, parti içinden her gün insanlar ihraç edilirken, bu süreçlere karşı hiçbir koruyucu siyasal refleks gösterilmedi.

Burada niyet tartışması ikincildir. Siyasette belirleyici olan algı ve sonuçtur. Ortaya çıkan tablo nettir:

• Kılıçdaroğlu’nu destekleyenler linç edildi
• Parti içi ihraçlar olağanlaştırıldı
• Liderlik düzeyinde tek bir koruyucu sınır çizilmedi

Bu durum, siyasetin diliyle “sahipsiz bırakılmak” olarak okunur. Bu, bilinçli bir ihanet olmak zorunda değildir. Ancak güçlü bir aktör sustuğunda, bu suskunluk ya rıza ya da vazgeçiş olarak algılanır. Destekleyenler açısından sonuç değişmez: yalnızlık.

Sahipsizlik burada psikolojik bir duygu değil, siyasal bir statüdür. Sahipsiz bırakılan kadro, yalnızca korunmaz hâle gelmez; aynı zamanda meşru görülmez. Çünkü siyaset, sahiplik üzerinden işler. Sahiplenilmeyen pozisyonlar, hızla marjinalleşir.

Sahipsizlik Nasıl Kurumsallaşır?

Sahipsizlik, sürekli konuşmamakla değil; kritik anlarda konuşmamakla üretilir. Linç dalgaları yükselirken, ihraçlar art arda gelirken, açık haksızlıklar yaşanırken liderden beklenen şey uzun konuşmalar değildir. Bazen tek bir cümle yeterlidir:
“Parti içi eleştiri linç gerekçesi olamaz.”
“İhraç, susturma aracı değildir.”

Bu cümlelerin kurulmaması, bireysel kırgınlık üretmez; kolektif bir öğrenme üretir:
Susmak güvenlidir, konuşmak risklidir.

Bu öğrenme, parti içi davranış kodlarını yeniden yazar. Artık kimse yazılı bir talimata ihtiyaç duymaz. Rejim, açık yasaklarla değil; içselleştirilmiş korkularla işler.

Parti İçi Rejimin İnşası

Bugün Cumhuriyet Halk Partisi’de işleyen düzeni sadece tüzük ve kurultay mekanizmalarıyla açıklamak yetersizdir. Asıl belirleyici olan, hangi davranışların ödüllendirildiği, hangilerinin cezalandırıldığıdır.

Ortaya çıkan yapı şudur:
• Eleştiri, siyasal rekabetin parçası olmaktan çıkarılmıştır
• İhraç, disiplin değil önleyici korku mekanizmasıdır
• Sessizlik, sadakatin ön koşulu hâline gelmiştir

Bu rejim kaba bir otoriterlik değildir; daha incelmiş, daha sessiz, daha sofistike bir biçimde işler. Kimse açıkça “konuşma” demez; ama herkes konuşmanın bedelini bilir.

Burada inşa edilen şey, klasik anlamda bir parti disiplini değil; davranışsal bir hizalanmadır. İnsanlar ne düşündüklerini değil, neyi söylememeleri gerektiğini öğrenir. Bu, siyasal öznenin yavaş yavaş çözülmesi demektir.

Gürsel Tekin Vakası: Sessizliğin Açık İtirafı

Bu suskunluk rejimini anlamak için teorik analizlere bile gerek yoktur. Gürsel Tekin’in şu sözleri tek başına yeterlidir:
“Çağrı Heyeti görevini kabul edip arınma çağrısı yaptığımda beni arayıp ‘helal olsun’ diyen milletvekilleri vardı. Şimdi hepsi suskun.”

Bu cümle bir sitem değil; bir itiraftır.
Burada savunulan bir kişi değil;
– Parti içi arınma
– Yüzleşme
– Hesap verme çağrısıdır

Ve asıl çarpıcı olan şudur:
O gün “helal olsun” diyenler, bugün aynı çağrıyı kamusal alanda tekrar edememektedir.
Çünkü mesele haklılık değildir; bedel meselesidir.

Sessiz Çoğunluk ve Muhalefetin Tükenişi

Bu rejimin en ağır sonucu, parti içinde oluşan sessiz çoğunluktur. Bu çoğunluk ne iktidar yanlısıdır ne de açık muhaliftir. Sadece şunu öğrenmiştir:
“Siyasette kalmak için doğruyu söylemekten çok, zamanı kollamak gerekir.”

Bu, muhalefetin içten içe tükenmesidir. Çünkü muhalefet, yalnızca iktidara karşı değil; kendi içindeki tahakküme karşı da söz söyleyebildiği ölçüde muhalefettir.

Sonuç Yerine – Suskunluk Bir Tutum Değil, Bir Rejim Mirası Üretir

Bu noktada mesele artık Kemal Kılıçdaroğlu’nun kişisel tercihleri değildir. Mesele, suskunluğun zaman içinde kurumsallaşarak bir siyasal miras üretmiş olmasıdır.
Siyasette bazı davranışlar niyetle değil, etkiyle ölçülür. Ve suskunluk, özellikle kriz anlarında, en yüksek etkiye sahip davranışlardan biridir.

Suskunlukla kurulan her düzen, geleceğe şu mesajı bırakır:
“Risk alma. Konuşma. Bekle.”

Bu mesajla yetişen bir muhalefetin iktidar karşısında dönüştürücü olması mümkün değildir.
Dolayısıyla soru “konuşur mu?” Das ist sie nicht.
Soru şudur:
Bu suskunluk, muhalefetin hafızasında bir teslimiyet rejimi mi bırakacak, yoksa geç de olsa söylenmiş bir sözle kırılacak mı?
Çünkü siyaset bazen geç yapılır.
Ama hiç yapılmadığında, tarih onu affetmez.

Peki Kılıçdaroğlu Ne Yapmalı? (Geç Kalmış Ama Hâlâ Mümkün Olan)

Bugün Kılıçdaroğlu’nun önünde iki seçenek vardır:
Ya bu suskunluk mirasının tarihsel taşıyıcısı olarak kalacaktır ya da onu bozan figür olacaktır.
Hâlâ yapabilecekleri vardır — ama bunlar dolaylı değil, açık olmak zorundadır:

1. Suskunluğu bozacak net bir siyasal cümle kurmalıdır.
Kapsayıcı ama muğlak değil; koruyucu ve sınır çizen bir dil.
“Parti içi linç meşru değildir.” demek, bir taraf olmak değil; siyasal alanı yeniden açmaktır.

2. İhraç ve disiplin süreçlerine dair ilkesel bir eşik koymalıdır.
Kişi savunmak değil; yöntem sınırı çizmek esastır.
Bu yapılmadıkça korku rejimi kendini yeniden üretir.

3. Sahipsiz bırakılan kadrolara siyasal meşruiyet iade etmelidir.
Bu, geçmişi geri almak değil; geleceği zehirleyen sessizliği dağıtmaktır.

4. Kendi suskunluğunu açıkça adlandırmalıdır.
Siyasette en güçlü kopuşlar, özeleştirinin kamusal kurulduğu anlarda olur.

Çünkü bugün mesele Kılıçdaroğlu’nun yeniden lider olup olmaması değildir.
Mesele, suskunluğun parti içi rejim kuran bir araç olarak normalleşip normalleşmeyeceğidir.
Ve bu, yalnızca CHP’nin değil, Türkiye muhalefetinin geleceğini belirleyecek bir eşiğe işaret eder.

Suskunluk bir tercihti.
Ama onu bozmak hâlâ bir imkândır.
.

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS