Balat’taki Mişon’u bilmiyorsan,
Kurtuluş’taki Taki’yi tanımıyorsan,
Kumkapı’daki Kör Agop deyince yüzün boş bakıyorsa,
Fatih’teki Hamit sana yabancıysa…
kusura bakma kardeşim, İstanbullu falan değilsin.
Randevucu Vedat’ı hiç duymadıysan zaten mevzu kapanır.
Sabah Pando’da ballı süt içmemiş, üstüne kaymak-bala girmemişsin;
öğlen Sıraodalar’da Fahri’de kuru fasulye pilavı gömmemişsin;
akşam Kurtuluş’ta Madam Despina’da iki kadeh cila çekmemişsin…
sonra “İstanbul’u biliyorum” diyorsun. Hadi oradan.
Pantoloncu Natik’ten ısmarlama yok,
İlhan Şerif’ten kostüm yok,
Feyzi’den ayakkabı almamışsın…
Ee? Niye yaşadın oğlum, şoşort musun?
Fitaş’ta film seyretmediysen,
Foliberjer’de aleme akmadıysan,
Galatasaray Hamamı’nda damat âlemi yapmadıysan,
Nişantaşı Merhaba’da manitayla takılmadıysan…
sahi sen nerelisin?
Ada vapurunda lüksü bilmiyorsan,
Karaköy kerhanesine yolun düşmemişse,
Haylayf Plajı’nda manita kesmemişsen…
harbi sen Şoşortun tekisin.
İstanbul, Türkiye değildir.
Türkiye de İstanbul sanıldığı kadar değildir.
Arşivinde tek bir siyah-beyaz foto yoksa,
Ara Güler sana ne dese haklıdır.
Beyoğlu’nda manitanın koluna girip yürümediysen…
vah ki vah.
İstanbul’u anlatamazsın; ya yaşarsın ya da ömür boyu uzaktan sallarsın.
