HALKWEBAutorenSosyalistler Kürt düşmanı, Kürtler emperyalizmin maşası mı?

Sosyalistler Kürt düşmanı, Kürtler emperyalizmin maşası mı?

Atakan Sonmez
Atakan Sonmez
İnsan... Çerkes... Gazeteci

Anadolu'da ve Ortadoğu'da kalıcı bir barış olacaksa, bu ancak bölgenin yurtsever güçlerinin emperyalistleri de defettikleri bir denklemde ve 'halkların kardeşliği' anlayışı ile kuracakları rejimlerle mümkün olacaktır.

0:00 0:00

Başlığı özellikle kışkırtıcı olsun diye seçmedim. Son günlerde Suriye’de yaşanan gelişmelerin ardından özellikle sosyal medyada öyle bir görünüm ortaya çıktı ki, bir kesim sosyalistleri ‘Kürt düşmanı ve ırkçı’ olarak kategorize ederken, karşı tarafta ise ‘Kürtler emparyalizmin maşası oldu’ şeklinde bir kaba genellemeleri yapıldı.

Sonda diyeceğimi en başta döyleyeyim. Ne sosyalistler ırkçı ve Kürt düşmanı, ne de Kürtler emperyalizmin maşası.

ABD ve İsrail’in Suriye’de tercihini HTŞ ve Colani’den yana kullanması, sahadaki dengeyi bir anda değiştirdi.

Hem Donald Trump hem de Suriye’deki temsilcisi Tom Barrack, SDG’nin aslında ‘IŞİD’le mücadele’ konsepti için desteklendiğini ve artık böyle bir ihtiyaç kalmadığını açıkça ifade ettiler.

Peki SDG’nin kendi topraklarını IŞİD barbarlığına karşı savunmaları onları emperyalizmin maşası yapar mı? Sorulması gereken soru tam olarak bu.

O günleri hatırlayın. IŞİD denen barbar sürüsü, önce Irak’ta sonra Suriye’de bir yandan katliamlar yaparken diğer yandan kadınları kaçırıp köle pazarında satıyordu. Kürtler YPG öncülüğünde SDG gibi bir çatı yapılanma ile kendi bölgelerini bu barbarlığa karşı savundular. Bu savunmaya bölgedeki Arap aşiretleri ve diğer halklar da destek verdi.

Ama günün sonunda ABD ve İsrail’in önce Irak sonra da İran’ı yeniden dizayn etmek üzere Şii hattına yapacağı saldırılarda HTŞ’yi ya da kendi değimleri ile Suriye yönetimini görevlendirince, Kürtlerle kurulan geçici ittifak da bu şekilde sonuçlanmış oldu.

Aslında SDG söylendiği gibi emperyalist güçlerin maşası olsa, Irak’ta Haşdi Şabi’ye karşı ABD ve Suriye’nin teklif ettiği görevi kabul eder ve yeni Suriye’de çok daha güçlü şekilde yoluna devam ederdi. Tam tersine, emperyalist dizaynda kendisine verilen görevi kabul eden Colani ve Suriye geçici yönetimi bu göreve talip oldu.

Türkiye’de kimi sosyalistlerin Kürtlerin Suriye iç savaşı sırasında Esad yönetiminin yanında yer almamasından dolayı tepkilerinin olduğu malum. Ancak iç savaş başladıktan sonra Kürtlerin Şam’ın yanında yer almaları ile kendi bölgelerinde bir savunma hattı kurmaları emperyalist plan açısından farklı anlama geldiği gibi Kürtler açısından farklı bir anlama geliyordu.

Ortadoğu’da öz savunması olmayan halkların, devlet otoritesi ortadan kalktığında nasıl bir kıyıma maruz bırakıldıkları Alevilere yönelik yapılan son katliamlarla bir kez daha ortaya çıktı.

‘Terörist’ denenin bir günde ‘devlet başkanı’ olduğu, ‘devlet başkanı’ olanın da ‘terörist’ ilan edilebildiği, kurulan diplomatik ittifakların anlam yitirdiği Ortadoğu coğrafyasında öz savunma denklemi bozacak tek güç olarak öne çıkıyor. Nitekim Suriye’de Dürziler, Esad sonrasında sadece İsrail’le yakınlaşarak değil, aynı zamanda ellerindeki silahları teslim etmeyerek büyük bir kıyımdan kendilerini korudu.

SDG’nin ‘merkezi yönetim’ denen HTŞ’ye silahlarını teslim etmemesini ’10 Mart mutabakatına uymadılar’ diye eleştirenler bu durumu nedense hiç dikkate almıyor.

Sanki Şam’daki geçici yönetim, Lazkiye, Tartus, Hama ve Humus’ta yapılan katlimalar için ‘Kontrolümüz dışındaki gruplar tarafından yapıldı’ gibi bir açıklama yapmamış gibi, Kürtlere hiçbir garanti vermeden ‘silahlarınızı teslim edin’ çağrısı yapmak kuzuyu kurda tesim etmek değilmiş gibi analizler yapılıyor.

***

Ama ortaya çıkan gerilim sadece Suriye’deki durumla ilişkili değil. Yaklaşık 1.5 yıldır devam eden ‘Terörsüz Türkiye’ sürecinde DEM Parti ve Kürt hareketinin Cumhur İttifakı ile geliştirdiği ilişkilerin bir seçim ittifakına dönüşebileceği şüphesi, iç cephedeki sol siyasette Kürt siyasetine karşı bir gerilimin birikmesine neden oldu.

DEM Parti’den defalarca bunun bir seçim ittifakı olmadığı ya da iktidarın istediği yöndeki bir anayasa değişikliği planının parçası olmayacakları yönündeki açıklamalar yapılmasına rağmen, Cumhur İttifakı ile aynı saftaymış gibi bir fotoğrafın ortaya çıkması, ‘bu iktidar bir gitsin sonra bakarız’ dışında ülkenin temel meseleleri konusunda çözüm önermeyen ‘muhalif’ cephede öfke birikmesine yol açtı.

Peki bu hedefin Kürtler tarafından yeterince sahiplenilmemesi çok mu anlaşılmaz bir durum?

“Kürt diye bir halk yok” diyen milletvekiline CHP’nin rozet taktığı, sosyalist cephede yer alan kimi hareketlerin Kürt sorununu sadece ’emperyalist tuzak’ olarak adlandırdığı ve meselenin çözümüne dair somut bir önerilerinin olmadığı bir ortamda Kürtlerin ‘hele bu iktidar bir gitsin’ dışında önerisi olmayan muhalefet cephesi ile hareket etmek için yeterince istekli olmadığı yönündeki suçlama ne kadar hakkaniyetli?

Üstelik, 2015’ten bu yana Kürt siyasal hareketi neredeyse tüm seçimlerde muhalefetle birlikte hareket ettiği halde!

“Seni başkan yaptırmayacağız” diyen Selahattin Demirtaş yaklaşık 10 yıldır cezaevinde değilmiş gibi, durmadan Kürtlere ‘sakın ha’ diye parmak sallayan bir tavır siyaseten ve ahlâken nereye denk düşer?

Ülkede 12 Eylül’den bu yana sol/sosyalist düşüncenin adeta yok edilmesi üzerine kurulan bir büyük mutabakatın, sosyalist hareketlerin toplumsal kesimlerle ilişki kurdurmamak konusunda ne kadar çok mesafe katettiği ortada. Bu nedenle sosyalistler maalesef ülke meseleleri konusunda bütünlüklü çözümler ortaya koyup bunu hayata geçirecek yeterli bir güce sahip değiller.

Kürt siyaseti açısından ise her ne kadar meseleyi ‘iktidarın gerçek sahipleri’ ile çözmek konusunda pratik bir yöntemi tercih etseler de, milliyetçi/muhafazakar kesimin ‘kardeşlerimiz’ dediği Kürtler yerine Ortadoğu’daki herhangi bir Arap aşiretini ya da cihadist bir örgütü ‘gerçek kardeş’ gibi gördükleri bir kez daha ortaya çıktı.

İdeolojiden bağımsız, salt reel siyaset denklemi ile bu coğrafyada ya da dünyanın herhangi bir coğrafyasında halklar lehine bir çözüm bulmak mümkün değil.

Kürt siyasal hareketinin son SDG örneğinde olduğu gibi seküler ve yarı sosyalist bir modeli Suriye sahasında hayata geçirmesi karşısında oluşan ittifakı son bir kaç haftada bir kez daha yaşayarak gördük.

Varlık nedenini sosyalizmi bitirmek olarak gören ve ülkesindeki demokratları bile ‘Komünist’ diye yaftalayan bir ABD rejimnin, Ortadoğu’nun göbeğinde başka halkalara da örnek olabilecek bir SDG modeline yaşam şansı vermek istememesi eşyanın tabiatı gereği.

Emperyalizm, kendisine göbekten bağlı otokratik rejimlerden cihadist örgütlere karşı herkesle ittifak yapabilir ancak bir halk yönetmi modeline asla tahammül edemez. Sadece geçici ittifaklar kurabilir. Tıpkı 2. Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği ile birlikte hareket etmesi gibi.

Aslında Suriye’de yaşanan son gelişmeleri sosyalistlerin bu pencereden değerlendirmelerinde fayda var. Eğer SDG gerçekten emperyalizmin ‘maşası’ olmayı kabul eden bir güç olsaydı, Colani’ye verilen yetki Mazlum Abdi’ye, HTŞ’te verilen alan da SDG’ye verilmez miydi?

Esad ülkeyi terk ettiğinde, kamyonet kasaları ile Şam’ı teslim alan HTŞ’nin önünü açan emperyalist güçler, neden daha donanımlı ve Suriye iç savaşı boyunca IŞİD karşıtı koalisyonda kendileri ile birlikte hareket eden bir SDG yerine IŞİD artığı bir rejime ülkeyi terk ettiler diye sormak gerekmez mi?

Kürtlerin de bu zor günlerde düşmadan gelen mermiden daha çok ‘dostun attığı gülden’ yaralandıklarının farkındayım. Ancak her şeye rağmen, Kürtleri ve ülkenin sol/sosyalist kesimlerini karşı karşıya getirmek bu coğrafyadaki hiçbir halkın yararına olmayacaktır.

Anadolu’da ve Ortadoğu’da kalıcı bir barış olacaksa, bu ancak bölgenin yurtsever güçlerinin emperyalistleri de defettikleri bir denklemde ve ‘halkların kardeşliği’ anlayışı ile kuracakları rejimlerle mümkün olacaktır.

Bu her iki kesim için de tarihi bir sorumluluktur.

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS