Annem namaz kılardı,
ablam mini etek giyerdi,
yengem başörtüsünü usulca bağlardı.
Babam alkollü gelirdi eve,
likör içmeye giderdik hep birlikte
yan eve.
Koço Efendi Kurân-ı Kerîm okur,
Madam Aspasya paskalya çöreği yoğururdu.
Kimse kimseye sormazdı nedenini.
Bizi şımartırlardı,
çıkarırdık en üst dama
İstanbul’a yukarıdan bakmak için.
Kevork Efendi’nin
sokak ortasında kavurduğu kahveler
aklımda kaldı—
koku hafızadır derler ya,
haklılar.
Sandalyeler kapı önünde beklerdi
insanlar gibi.
Çirozlar, sardalyalar ipe dizilince
ipe un serer gibi
bulunurdu şişenin dibi.
Akşam olurdu,
mahalle yavaşlardı.
Manav Avram torikten lakerda yapardı,
o kızıl rengi hatırlıyorum
daha dün gibi.
Şimdiki çocukların
savaş oyunları kadar yabancı
değildi hayat.
Her gün zili çalardı *Leon Burudo;
kapı açılmazsa
kalmazdı sahanlıkta—
kimse bekletilmezdi Balat’ta.
Yasef, Süleyman’ı dolandırırdı,
gülerdik hep birlikte;
ayıp bile
paylaşılarak hafiflerdi.
Albert’e neden eziyet ettiğimizi
bilmezken biz,
sonradan öğrendim:
vasat olanlar
akıllı olanlara
hiçbir zaman tahammül edemezmiş.
Şimdi soruyorum kendime:
Bir tek ben mi hatırlıyorum bütün bunları,
yoksa
hatırlamamak mı daha kolaydı
hepimiz için?
