HALKWEBAutorenYeni Suriye Denkleminde SDG ile Savaşın Gerçekliği, Üretimin Güvenliği ve Türkiye’nin Uzun...

Yeni Suriye Denkleminde SDG ile Savaşın Gerçekliği, Üretimin Güvenliği ve Türkiye’nin Uzun Egemenlik Sınavı

Suriye üzerinden Ankara’ya çizilen çerçeve nettir. Bu çerçeve aceleyle yırtılmaz; daraltılarak, anlamsızlaştırılarak ve zaman içinde etkisizleştirilerek aşılır.

0:00 0:00

İran’da yaşananlardan çıkarılacak en önemli ders, sanıldığı gibi askeri değil; iktisadidir. Gerçek güvenlik tankla, füzeyle, sınır hattıyla değil; üretimin güvenliğiyle sağlanır. Güvenliği yalnızca askeri bir mesele olarak tanımlayan devletler, ilk büyük sarsıntıda savunmasız kalır. Çünkü savaşlar önce cephede değil, ekonomide kaybedilir. Bir devlet ekonomisini kendi egemenlik alanı olmaktan çıkarıp belirli bir asalak zümrenin tasarrufuna terk ederse; bir kalkışma anında da, bir savaş anında da elinde savunacak hiçbir şey kalmaz. İç güvenlik çöker, toplumsal bağlar çözülür, para ve değerler harcanmış olur.

İran örneği bu gerçeği bütün açıklığıyla göstermiştir. Petrolünü satabilmek için Rıza Zarrab gibi figürler üzerinden çıkış yolları arayan bir düzen kurulmuş, Batı ile işbirliği içindeki gruplar petrol gelirlerini alıp sistemin dışına taşımıştır. Devlet üretim gelirini kaybedince geriye tek seçenek kalmıştır: para basmak. Para basıldıkça para değersizleşmiş, para değersizleştikçe toplumsal öfke büyümüştür. Bugün İran’ın ödediği bedel, dış müdahaleden çok içerden boşaltılmış bir ekonomik egemenliğin sonucudur.

Aynı İran, Irak–İran Savaşı gibi çok daha yıkıcı bir çatışmayı neden bu biçimde yaşamamıştı? Çünkü o dönemde devletin üretim mekanizması henüz asalak zümrelerin eline teslim edilmemişti. Savaşın kaderi cephede değil, ekonomik dayanıklılıkta belirlenmişti.

Rusya örneği de aynı dersle karşımıza çıkar. Savaş başlar başlamaz yapılan ilk hamle askeri değil, iktisadi olmuştur. Oligarkların mallarına el konulmuş, stratejik sektörlerde kamulaştırmaya gidilmiştir. Bir dönem Gazprom gibi devasa bir enerji şirketinin fiilen tek bir kişinin kontrolüne bırakılması tam anlamıyla bir devletsizliktir. Putin’in yaptığı şey ideolojik değil; son derece çıplak bir devlet refleksidir: Üretimin güvenliğini sağlayarak halkın güvenliğini garanti altına almak. İki savaş, iki ülke, tek sonuç vardır: Üretimi kontrol edemeyen devlet, güvenliği de kontrol edemez.

Bu tarihsel ve iktisadi çerçeve, bizi doğrudan Suriye meselesine getirir.

Suriye meselesi artık bir iç savaş, geçici bir güvenlik tehdidi ya da mülteci akınıyla açıklanabilecek bir kriz değildir. Bugün Suriye, 21. yüzyılın egemenlik anlayışının sınandığı, ulus-devletlerin hangi koşullarda işlevsizleştirildiğinin gözlemlendiği bir siyasal laboratuvara dönüşmüştür. Ankara’da Milli Savunma Bakanlığı binasında yapılan görüşmeler ile Washington’dan eşzamanlı biçimde gelen sert ama dolaylı mesajlar, bu laboratuvarda yürütülen deneyin artık gizlenmediğini açıkça göstermektedir.

Bu deneyin merkezinde tek bir soru vardır: Askeri kapasite mi belirleyicidir, yoksa bu kapasitenin hangi sınırlar içinde kullanılacağına kimin karar verdiği mi? Bugün gelinen noktada askeri güce sahip olmak egemenlik üretmeye yetmemekte; tersine, küresel sistem tarafından tanınmayan her güç kullanımı doğrudan maliyet üreten bir unsura dönüşmektedir. Ankara’nın karşı karşıya olduğu temel sorun da tam olarak budur.

Klasik diplomasi dönemi yazılı anlaşmalar, protokoller ve açık taahhütler üzerinden yürürdü. Bugün ise diplomasinin yerini stratejik belirsizlik almıştır. Mesajlar artık metinlerde değil, bağlamlarda verilmektedir. Söylenmeyenler, söylenenlerden daha belirleyici hâle gelmiştir. “Ne yapacağınızı söylemiyoruz, ama ne yapamayacağınızı biliyorsunuz” cümlesi, modern hegemonik diplomasinin özeti gibidir.

Bu çerçevede SDG’nin “IŞİD’i yenen ana müttefik” olarak tanımlanması, bu yapının artık geçici bir saha unsuru değil, kalıcı bir stratejik aparat olarak konumlandırıldığını gösterir. Dokuz bin civarındaki IŞİD mahkûmu meselesi bir güvenlik sorunu olmaktan çok, ABD’nin sahadaki varlığını meşrulaştıran bir araçtır. Çözülmeyen sorun, ABD için sorun değil; gerekçedir.

“Türkiye ya da Suriye ordusunun kontrolünden memnun olmayız” ifadesi, egemen devletlerin güvenlik kapasitesinin bilinçli biçimde itibarsızlaştırılması anlamına gelir. Fiilen söylenen şudur: Suriye egemen değildir, Türkiye ise yeterince güvenilir değildir. Bu mesajların ABD Başkanlık uçağından verilmesi tesadüf değildir. Air Force One yalnızca bir uçak değil, Amerikan egemenliğinin hareketli karargâhıdır. Venezuela örneğinin hatırlatılması, doğrudan tehditten ziyade “örnek üzerinden disipline etme” yöntemidir. Mesaj nettir: Küresel düzen değişebilir, fakat kontrol mekanizması değişmez.

ABD’nin “SDG’nin yeni Suriye yönetimine entegre edilmesi” önerisi teknik bir yönetişim meselesi gibi sunulmaktadır. Oysa bu, devlet teorisi açısından son derece kritik bir kırılmadır. Entegrasyon; silahlı yapının dağıtılması değildir, komuta zincirinin Şam’a bağlanması değildir, toprak ve kaynak kontrolünün devri hiç değildir. Merkezi devlet görünür olur; fakat zor kullanma kapasitesi yerel aktörlerde kalır. Bu, modern emperyal yönetim biçimlerinin Irak’tan Afganistan’a kadar uygulanmış klasik yöntemidir.

ABD zırhlılarının Fırat’ın batısına ilerlemesi ise uluslararası hukuk metinlerinden çok daha net bir mesaj taşır. Bu askeri hareketliliğin üç sonucu vardır: Türkiye’nin operasyon alanı daraltılır, SDG’ye fiili güvence verilir ve ABD–Türkiye arasında olası sıcak temas riski bilinçli biçimde yükseltilir. Bu, Ankara’ya sunulan bir seçenek değil; askeri maliyet hatırlatmasıdır.

Tam bu denklem içinde, Suriye yönetiminin yayımladığı Kürtçe eğitim, Kürt kimliğinin tanınması ve geçmişte vatansız bırakılmış Kürtlere vatandaşlık verilmesine ilişkin kararnameler, sıradan bir reform adımı değildir. Bu kararlar, yüzeyde bir hak iadesi gibi görünse de, özünde SDG–Şam mücadelesinin siyasi cephesinde açılmış yeni bir hamledir.

Şam yönetimi bu adımlarla, Kürt toplumunun tamamını SDG ile özdeş olmaktan çıkarmayı, bireysel ve kültürel haklar üzerinden devlet şemsiyesini yeniden cazip hâle getirmeyi hedeflemektedir. Amaç, SDG’nin meşruiyet zeminini daraltmak ve askeri mücadelenin önünü siyasal olarak açmaktır. Hak tanıma, burada bir sonuç değil; bir araçtır.

Ancak bu kararnameler tek başına oyunu değiştirmez. SDG açısından kalıcı güvence, kültürel tanıma ya da vatandaşlıkla sınırlı değildir. Asıl mesele yerel güvenlik, komuta yapısı, kaynak paylaşımı ve anayasal teminattır. Bu alanlarda somut ilerleme olmadan SDG’nin askeri kapasitesini ve pazarlık gücünü terk etmesi beklenemez. Bu nedenle kararname, sahadaki askeri dengeyi hemen değiştirmeyecek; fakat uzun vadeli meşruiyet mücadelesinde belirleyici olacaktır.

ABD açısından bu adımlar bir çözüm değil, yeni bir dengeleme alanıdır. Washington ne SDG’nin tamamen tasfiye edilmesini ister ne de Şam’ın mutlak egemenliğini kabul eder. Kararnameler, ABD için sahadaki pozisyonunu yeniden ayarlayabileceği bir siyasi enstrümandır. Uygulama başarısız olursa, ABD’nin SDG ile ilişkisini sürdürmesi için yeni gerekçeler üretilecektir.

Dolayısıyla Suriye–SDG ilişkisi, bir sonuç savaşından ziyade zaman, meşruiyet ve uygulama kapasitesi üzerinden yürüyen bir yıpratma süreci olarak devam edecektir. SDG devlet olamaz; buna izin verilmez. Suriye kısa vadede tam egemenliğini tesis edemez; bu da engellenir. ABD sahayı terk etmez; çünkü terk ederse oyun biter.

Türkiye açısından mesele yalnızca SDG’nin varlığı değildir; bu yapının kalıcılaştırılmasıdır. Kalıcılaşan her vekil yapı, sınırın ötesinde yarı-devlet üretir. Bu, askeri bir tehditten çok uzun vadeli bir egemenlik aşınmasıdır. Türkiye’nin en büyük hatası, bu tabloyu yalnızca askeri reflekslerle okumak olur.

Bu nedenle Şam ile normalleşme geçici bir taktik değil, egemenlik temelli stratejik bir zorunluluktur. Kürt meselesinin Suriye içindeki çözüm arayışlarını dışlayan değil, yönlendiren bir diplomasi Ankara’nın lehinedir. IŞİD mahkûmları meselesi çok taraflı uluslararası mekanizmalara taşınmalı; ABD’nin en güçlü gerekçe alanı daraltılmalıdır.

Sonuç olarak, bugün Suriye üzerinden Ankara’ya çizilen çerçeve nettir. Bu çerçeve aceleyle yırtılmaz; daraltılarak, anlamsızlaştırılarak ve zaman içinde etkisizleştirilerek aşılır. Çünkü bu yeni çağda kazananlar, en sert olanlar değil; en sabırlı, en stratejik ve en tutarlı olanlardır.

İran’dan Rusya’ya, Suriye’den Türkiye’ye uzanan çizgi tek bir gerçeği tekrar tekrar hatırlatmaktadır:
Güvenlik, üretimle başlar; egemenlik ise sabırla kurulur.

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS