Reçeteyi diyalogda arayın derler.
Belki de yollar bu yüzden önce bir dostun hikâyesine çıkar.
Benim yolum da öyle başladı.
Apartmanda her şey yolundaydı.
Ya da ben öyle sanıyordum.
Çocuktum.
Büyüyünce anladım:
Apartmanda her şeyin yolunda olmadığını…
Ve benim “öteki” olduğumu.
90’lı yıllardı.
Hrant’ın memleketiydi bu topraklar.
Her biri yirmişer daireli bloklardan oluşan bir sitede oturuyorduk.
Biz 6 numaradaydık.
Yan daire 7: Ermeni Faruk amcalar.
Evlerimiz yan yanaydı.
Duvar duvara, sırt sırta.
Sanki bir tercih değil de bir zorunluluktu bu.
Ya da bir gerçeğin sessiz mimarisi…
Faruk amca marangozdu.
Hadi o cümleyi de söyleyeyim, tam olsun diye:
“Ermeniler zanaatkârdır, çok iyi zanaatkâr.”
Bizim blokta yirmi daire vardı.
Dağılım yine adaletsizdi:
Bir Alevi, bir Ermeni, geri kalan on sekiz Sünni.
Sınırlarımız vardı.
Ailemiz tarafından sıkı sıkı tembihlenen sınırlar.
Aşmamamız gereken, bilmemiz gereken, hissetmemiz beklenen sınırlar.
Bizim evin salonu L şeklindeydi.
L’nin bir yarısı bizimdi, diğer yarısı değildi.
Misafir odasıydı orası.
Arada kapı yoktu, camekân yoktu.
Ama görünmez bir sınır vardı.
Annem, oturma odasından misafir bölümüne geçmemizi yasaklardı.
Gerek yoktu.
Çünkü zaten o sınır gözle görülmese de hissedilirdi.
Görünmez sınırlar…
Her yerdeydi.
Biz Aleviydik.
Ama daha ağır sınırlara maruz kalan birileri vardı:
Ermeni komşumuz.
Faruk amca sınırları korumaya çalıştı.
Ama büyük oğlu bir kızı sevdi.
Sınırı fazlasıyla aşmıştı.
Uzun mücadelelerden sonra kızı aldılar.
Ama her aşkın bu topraklarda bir bedeli vardı.
Bedel belliydi.
Yenik düşüldü.
Kabul edildi.
Aile soyadı değiştirildi.
Ermenice soyadları mahkeme kararlarıyla silindi.
Yerine Türkçe bir soyadı geldi.
Yetmedi.
“Ermeni olmaz.”
“Müslüman da olsun.”
Oldu.
Bir Ermeni aile, yıllar boyunca ne yaşadı bilemiyorum.
Ama sanırım korku, çocuklara “has be has Türk” isimleri koydurmuştu zaten.
Yetmedi.
Korku büyüdü.
Sorunlar büyüdü.
Soyadları değişti.
Çocuklar Müslüman oldu.
Aslen Ermenice olan Sarı Gelin türküsünü bir de bu gözle dinleyin.
Biz sekiz-on yıl sonra oradan taşındık.
Nereye mi?
Bir kilometre yukarıdaki bir Alevi mahallesine.
Biz gidebildik.
Onlar kalmak zorunda kaldı.
Bir Ermeni mahallesi lazımdı.
Yoktu.
Yıllar geçti.
Hâlâ gözümün önündedir:
Faruk amcanın karısıyla annemin, bize duyurmamaya çalışarak fısıldaşmaları.
Çoğunu kaçırırdım.
Ama gözyaşlarını hiç kaçırmadım.
“Diğerleri” çoğunlukla iyi insanlardı.
Ama bizimle aynı apartmanda yaşayan “diğerleri”nin,
apartman dışında yaşananları bize kim anlatabilirdi?
Ve yine yıllar geçti.
Ne mi oldu?
Hrant Dink katledildi.
Bugün 19 Ocak.
Sivas’ta Aleviler katledildi.
Ve daha çok şey oldu.
Anlatmaya dilim varmıyor.
Şimdi bizim evde her 21 Aralık’ta nar kırılır.
Aşure zamanı geldiğinde narsız aşure yapılmaz.
Belki de bu yüzden…
Hâlâ görünmez sınırların acısı, en çok mutfakta hissedilir.
Not: İsimler ve yerler değiştirilmiştir.
Bir arkadaşımın anlattıklarını, bir konuşmanın içinden süzüp aktardım.
Sevgiler.
