HALKWEBAutorenUne femme, deux Nobels (Bir kadın, iki Nobel)

Une femme, deux Nobels (Bir kadın, iki Nobel)

Büyük keşiflerin arkasında büyük emek vardır, büyük sebat vardır; bazen de ağır bedeller vardır.

0:00 0:00

Marie Curie denince akla iki Nobel gelir. Bu iki ödül elbette büyük bir başarıdır. Ama Curie’nin hikayesi ödüllerden ibaret değildir. Hatta Curie’yi sadece ödül sayısıyla anlatmak, gerçeği eksiltir.

Çünkü Curie’nin hikayesinde övülecek şey sonuç değil; o sonuca yürüyen iradedir.

Curie 1867’de Varşova’da doğuyor. Polonya işgal altında. İmkanlar sınırlı. Kadınların eğitim yolları zaten daraltılmış. Yani Curie daha ilk adımda eksik başlayan bir hayatın içine doğuyor. Ama bu eksikliği kader diye kabul etmiyor. Paris’e gidiyor. Sorbonne’da okuyor.

Bu kararın masalsı bir yanı yok. Açlık var, yoksulluk var, yalnızlık var, küçümsenme var. Bir kadının bilim dünyasında yer aradığı bir dönemde, her şey iki kat zor. Çünkü sistem erkeklere göre kurulmuş. Kapıların anahtarı onların elinde. Kadınlara ise çoğu zaman sadece “izlemek” düşüyor.

Ama Curie vazgeçmiyor. Her sabah yeniden başlıyor. Şartlar ağırlaştıkça geri çekilmiyor. Onu farklı yapan, şartlar ne olursa olsun vazgeçmemesiydi.

Curie’nin hayatında önemli bir kırılma Pierre Curie ile tanışmasıyla geliyor. Bu tanışma bir film sahnesi değil. Bilimin içinden gelen bir temas. Marie araştırmaları için laboratuvar imkanı ararken Paris’teki bilim çevrelerinden bir Polonyalı fizikçi aracılığıyla Pierre Curie’ye yönlendiriliyor. Pierre ona çalışma alanı bulmasında yardımcı oluyor. Sonra iş ortaklığı başlıyor, sonra hayat ortaklığı. 1895’te evleniyorlar. Bu evlilik sadece bir ilişki değil; üretken bir bilim ortaklığına dönüşüyor.

1898’de polonyum ve radyumu keşfediyorlar. 1903’te Nobel Fizik Ödülü geliyor. Curie Nobel alan ilk kadın oluyor.

“İlk kadın” lafı bir övünç cümlesi gibi durur. Ama aynı zamanda bir utanç cümlesidir. Çünkü bir kadının “ilk” olması, o kapıların ne kadar uzun süre kadınlara kapalı tutulduğunu anlatır.

1906’da Pierre Curie’yi kaybediyor. Bu kayıp insanı yıkar. Çoğu insan burada durur. Curie durmuyor. Devam ediyor. Sorbonne’da profesör oluyor; bilim dünyasında bir eşiği daha aşıyor. 1911’de ikinci Nobel geliyor: Kimya.

Bütün bu başarıların ardında talih kuşu yok. Tesadüf yok. Susturulamayan bir çalışma ahlakı var. Her gün yeniden başlayan bir irade var.

Curie’den söz edilirken sık sık “Madame Curie” denmesi de bu dönemin diliyle ilgili. “Madame”, Fransızcada “Bayan” demek. Curie Fransa’da tanındığı için bu hitap yerleşiyor. Yıllar sonra çekilen “Madame Curie” filmi de bunu dünyaya yayıyor.

Curie’yi özel yapan bir başka şey var: Bilimi laboratuvarda bırakmıyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında mobil röntgen üniteleriyle sahada yaralıların değerlendirilmesine katkı sağlıyor. Yani bilim, Curie’nin elinde bir gösteriş işi değil; insan hayatına dokunan bir şeye dönüşüyor.

Ve sonra bedel…

Curie’nin döneminde radyasyonun zararları bugünkü gibi bilinmiyor. Yıllarca maruz kalıyor. Sağlığı bozuluyor. 1934’te aplastik anemi nedeniyle hayatını kaybediyor. Bu, kemik iliğinin kan hücresi üretememesi demek. Ve bugün artık biliyoruz ki Curie’nin ömrünü kısaltan şey de, yıllarca farkında olmadan temas ettiği radyasyon.

Bu bölüm genelde “trajedi” diye anlatılır. Ama burada daha doğru kelime bedeldir.

Curie’nin öğretisi şu: Büyük keşiflerin arkasında büyük emek vardır, büyük sebat vardır; bazen de ağır bedeller vardır.

Marie Curie’ye hayran olmak kolay.

Asıl mesele şu: Bugünün Curie’lerine ne yapılıyor?

Sistem kadınlara gerçekten fırsat veriyor mu?
Yoksa hala kadınlardan “ilk”, “tek”, “istisna” olmalarını mı bekliyoruz?

Çünkü bir toplumun adaleti, parlatılmış birkaç başarı hikayesiyle değil; sıradan bir kadına sunduğu imkanla ölçülür.

Bugün Curie’nin hikayesi sadece Curie’ye ait değil. Bilimde, akademide, sahada; kapıların kapalı tutulduğu, imkanın daraltıldığı her yerde bu hikayenin devamı var. “Olmaz” denilen yerde ısrar eden, daha zor koşullarda yaşayıp yine de direnen kadınların ortak bir çizgisi var: pes etmemek. Çünkü bilimin en sert tarafı bazen teori değil; o teoriyi çalışmaya devam ederken insanın önüne çıkan görünmez duvarlardır.

Dünyada Marie Curie’den Ada Lovelace’a, Rosalind Franklin’den Emmy Noether’e, Katalin Kariko’ya uzanan çizgi; bilginin önüne konan engelleri aşan kadınların çizgisidir.

Türkiye’de ise Safiye Ali’den Remziye Hisar’a, Dilhan Eryurt’tan Türkan Saylan’a; Özlem Türeci’den Canan Dağdeviren’e, Feryal Özel’e uzanan bir birikim var.

Bilim tarihine adını yazdıran bu kadınlar, sadece kendi alanlarını büyütmediler; aynı zamanda arkalarından gelecek olanlara “mümkün” duygusunu bıraktılar.

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS