HALKWEBAutorenAB-Türkiye İlişkilerine Enerji ve Bölge Güvenliği Açısından Bir Bakış

AB-Türkiye İlişkilerine Enerji ve Bölge Güvenliği Açısından Bir Bakış

Türkiye, Avrupa sermayesi için bir "iç pazar" olmaktan ziyade, stratejik bir "bariyer" olarak kurgulanmıştır.

0:00 0:00

Aşağıda , belirttiğim hususlar aslında uluslararası ilişkilerin en büyük paradokslarını teşkil ediyor.

Yazılarımda “Sermayenin ve Teknolojinin Devletler Üzerindeki Hegemonyası” und “Tekno-Feodalizm” üzerinde durduğum o derin analiz penceresinden baktığımızda, bu durumun sadece bir “istek” meselesi değil, yapısal bir direnç olduğunu görebiliyoruz.

Avrupa’nın Türkiye’ye olan stratejik bağımlılığı ile üyeliğe karşı gösterdiği direnç arasındaki bu derin çelişkiyi, birkaç ana eksende analiz edebiliriz:

1-Kurumsal Sindirim ve Egemenlik Kaygısı

Ulus devletlerin egemenlikleri yeni dünya düzeninde ciddi bir erozyona uğruyor. Ancak AB, hala kendi içinde bir “egemenlik havuzu” oluşturmaya çalışıyor.

Nüfus ve Karar Mekanizması:
Türkiye, AB’ye girdiği an (nüfusu itibarıyla) Avrupa Parlamentosu’nda ve Konsey’de en çok sandalyeye ve oy hakkına sahip ülke konumuna gelecek. Bu, AB’nin “kurucu motorları” olan Fransa ve Almanya’nın on yıllardır kurduğu dengeyi bozması anlamına gelir.

Veto Gücü:
Stratejik özerklik arayışındaki bir Türkiye’nin, AB’nin dış politikasında sahip olacağı veto gücü, Brüksel için “yönetilemez” bir risk olarak görülüyor.

2-Sermayenin Niteliği ve Ekonomik Entegrasyon

AB bir “normatif güç” olmanın ötesinde aslında bir sermaye birliğidir.

Tarımsal ve Yapısal Fonlar:
Türkiye’nin üyeliği, AB bütçesinin (özellikle tarım destekleri ve kalkınma fonlarının) büyük bir kısmının Türkiye’ye akması demektir. Mevcut “Tekno-feodal” yapıda, platform kapitalizminin merkezindeki Avrupa sermayesi, bu kaynağı kendi iç dönüşümü yerine yeni bir üyeye aktarmaya pek sıcak bakmıyor.

Gümrük Birliği ve Tam Üyelik:
Avrupa için Türkiye, “Gümrük Birliği” sayesinde zaten ekonomik olarak entegre edilmiş bir pazar. Tam üye yapıp siyasi haklar vermek yerine, mevcut “ekonomik uydu” statüsünü korumak rasyonel bir sermaye tercihi olarak görülüyor.

3-Tampon Bölge” Stratejisi (Güvenlik Paradoksu):

Güvenlik konusunda Türkiye’ye muhtaç oldukları doğru; ancak bu muhtaçlık tam da “dışarıda tutma” sebebine dönüşüyor.

Sınırların Korunması:
AB, Türkiye’yi bir üye olarak değil, Orta Doğu ve Asya’dan gelen istikrarsızlığa, göçe ve terörizme karşı bir “maliyet etkin tampon bölge” olarak konumlandırmayı tercih ediyor. Türkiye üye olursa, AB’nin sınırı Suriye ve Irak olacak. Bu, AB’nin “güvenli kale” imajını yıkan bir durum.

Enerji Koridoru:
Enerjide merkez (hub) olmamız, onların güvenliği için kritik. Fakat Türkiye’yi bir “ortak” olarak masada tutmak, “karar verici bir üye” olarak tutmaktan daha az maliyetli ve daha esnek bir politika imkanı sunuyor.

4-Kimlik ve Yükselen Sağın Vetosu

Avrupa’da küreselleşme sancıları, yerini içe kapanmacı ve kültürel korumacı bir sağ dalgaya bıraktı.

Kültürel Homojenlik:
“Hristiyan Kulübü” argümanı artık sadece bir söylem değil, Avrupa’daki aşırı sağ partilerin (AfD, RN vb.) seçmen nezdindeki en büyük kozu. Bu siyasi iklimde hiçbir Avrupalı lider, Türkiye’nin üyeliğini kendi seçmenine anlatamaz.

İşlevsel Ortaklık & Kurumsal Üyelik

Avrupa için ideal olan, Türkiye’yi “ne kaybedilecek kadar uzak, ne de yönetime ortak edilecek kadar yakın” tutmaktır. Yani tam üyelik yerine, benim de analizlerimde sıkça vurguladığım o “asimetrik güç ilişkileri”ne dayalı bir “İşlevsel/Transaksiyonel (Al-Ver)” ilişki modelini tercih ediyorlar.

Benim “Tekno-feodalizm” makalemde belirttiğim dijital lordların ve sermayenin yeni tahakküm biçimleri altında, Türkiye gibi büyük ve dinamik bir ulus devletin bu “kapalı devre” sisteme girişi, sistemin statükosunu bozacak bir tehdit olarak algılanıyor..

Biraz daha açarsak; “Egemenliğin Paylaşımı & Sermayenin Korunması” gerilimini ve Türkiye-AB ilişkilerini Tekno-feodalizm perspektifiyle ele aldığım Egemenliğin Tasfiyesi ve Sermayenin Tahkimatını ve AB-Türkiye Çıkmazını görmek gerek..

Geleneksel ulus devlet anlayışının yerini alan “Tekno-feodal” düzen, devletleri birer “hizmet sağlayıcıya” veya “sınır muhafızına” indirgerken, egemenliğin doğasını da kökten değiştirmektedir. Avrupa Birliği projesi, özünde bir “egemenlik havuzu” oluşturma iddiası taşısa da, Türkiye’nin bu yapıya eklemlenmesi noktasındaki direnç, bu havuzun kapasitesinden ziyade, sermayenin korunma içgüdüsüyle açıklanmalıdır.

Egemenliğin Seyrelmesi ve Karar Mekanizması Paradoksu:
Sermaye, doğası gereği öngörülebilirlik ve kontrol ister. Türkiye gibi demografik ağırlığı yüksek ve jeopolitik manevra alanı geniş bir aktörün AB karar mekanizmalarına (egemenlik havuzuna) dahil edilmesi, mevcut kıta sermayesinin (özellikle Franco-German aksı) kurduğu statükonun “seyrelmesi” riskini taşır. Tekno-feodal lordlar için “yönetilebilir bir çevre”, “istikrarsız bir ortak”tan her zaman daha evladır. Bu bağlamda Türkiye’nin dışlanması, demokratik kriterlerden ziyade, egemenliğin paylaşımındaki asimetriyi koruma arzusudur.

Gözetim Kapitalizmi ve “Tampon Bölge” Fonksiyonu:
Türkiye, Avrupa sermayesi için bir “iç pazar” olmaktan ziyade, stratejik bir “bariyer” olarak kurgulanmıştır. Benim de sıkça vurguladığım Gözetim Kapitalizmi ve Tekno-feodalizm düzleminde, Türkiye’ye biçilen rol; göç akınlarını yöneten, enerji koridorlarını bekleyen ve dijital ağların fiziksel güvenliğini sağlayan bir “taşeron egemenlik” biçimidir. Tam üyelik, bu taşeronluk ilişkisini bir ortaklığa dönüştüreceği için, sermayenin maliyet-fayda analiziyle çelişmektedir.

Sermayenin Devlet Üzerindeki Hegemonyası ve Siyasal Direnç:
Ulus devletlerin yeni dünya düzenindeki yeri sarsılırken, AB kendi içindeki “refah adasını” korumak için korumacı bir refah milliyetçiliğine bürünmüştür. Türkiye’nin üyeliği, sermayenin geniş bir coğrafyaya yeniden dağılımını (yapısal fonlar, tarım sübvansiyonları vb.) zorunlu kılacaktır. Ancak günümüzün hegemonik sermaye yapısı, birikimini genişletmek yerine, mevcut kalelerini (Brussels-Frankfurt-Paris) tahkim etmeyi ve teknolojik üstünlüğünü bu sınırlar içinde tutmayı tercih etmektedir.

Kısaca toparlarsak;
Türkiye’nin AB’ye alınmaması, bir uyum sorunu değil; küresel sermayenin ve yeni nesil tekno-feodal yapının, Türkiye’yi “sistemin içinde bir aktör” olarak değil, “sistemi koruyan bir çevre güç” olarak tutma stratejisinin sonucudur.

Bu gerçeklik karşısında Türkiye, esnemek yerine çıkarlarını dik diplomatik bir duruşla korumak zorundadır.

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS