HALKWEBAutoren6 Şubat 2023: Sesimi Duyan Var mı?

6 Şubat 2023: Sesimi Duyan Var mı?

Birileri seçimi kaybetmekten korkarken, birileri bu yıkımı bir iktidar mücadelesinin parçasına dönüştürmüştü sanki. En çok da bu incitti beni.

0:00 0:00

6 Şubat sabahıydı.
Saat 04.17.
Uyumuyordum. Nedense uyku tutmamıştı. İçimde, adını koyamadığım bir huzursuzluk dolaşıp duruyordu. Oysa biz sıcak yataklarımızda sağa sola dönerken, birilerinin yataklarının üzerine bütün bir şehir çökmüştü.
Televizyonu açtım. Alt bantta aynı cümle dönüp duruyordu:
“Peş peşe depremler… 7,7 büyüklüğünde… 10 ilde hissedildi.”
(Daha sonra Elazığ eklenerek 11 oldu.)
“On il” dendiği an, kalbimin üzerine ağır bir taş düştü.
Bu, sıradan bir felaket değildi. Eşimi panikle uyandırdım. On il… On ilin aynı anda yıkılması, insanın aklının alacağı bir şey değildi.
Sonra eve bir sessizlik indi.
O ağır, insanın içini ezen, kelimeleri susturan sessizlik.
Elime telefonu aldım. X’i açtım.
Ve kıyamet oradaydı.
“Sesimizi duyan var mı?”
“Lütfen yardım edin.”
“Adres atıyorum.”
Birisi “kuzenim” diyordu.
Birisi “çocuğum”.
Birisi “annem”, birisi “babam”, birisi “sevgilim”, birisi “eşim”.
Enkazın altında tek bir kişi yoktu; herkesin bir sevdiği, binlerce kişi vardı. Ve kimse onlara ulaşamıyordu.
Hatay, Malatya, Maraş, Adıyaman…
Enkaz altından gönderilen ses kayıtları, titreyen ellerle çekilmiş videolar, nefes almaya çalışan insanlar…
Bu bir haber akışı değildi.
Bu, canlı canlı yaşanan bir kıyametti.
İlk gün böyle geçti.
Sonra ikinci gün, üçüncü gün…
Günler birbirine karıştı.
Günlerce her sabah uyandığımda ağladım.
Çünkü birileri hâlâ enkaz altındaydı.
Yatağa giderken ağladım; çünkü birileri karanlıkta, soğukta bekliyordu.
Sofraya otururken ağladım.
Aslında yaşamaktan utanmıyordum sadece.
Yaşıyor olmamın ağırlığını taşıyamıyordum.
Sıcak, dumansız bir evde nefes almak…
Aydınlıkta uyanmak…
Musluğu açınca suyun akması…
Bunların hepsi boğazıma düğümleniyordu. Yüreğime ağır geliyordu. Çünkü bu kadar ölümün ortasında hayatta kalmak tuhaf, rahatsız edici bir histi.
Bu bir suçluluk değildi.
Bu, insanın kendi varlığını sorguladığı o çıplak anlardan biriydi.
“Ben buradayım” demenin bile fazla geldiği bir an.
Hep aynı duyguya sıkışıp kaldım: yardım edememenin çaresizliği.
Gitsek engel mi oluruz?
Yolları mı kapatırız?
Çıplak ellerimizle enkaz kaldıracak gücümüz var mı?
“İnsan seli olsak, yollara dökülsek bir faydamız olur mu?” diye düşündüm.
Ama olmadı.
Olamadık.
Yetemedik.
Her gece yatağa girerken utandım.
Nasıl uyunur böyle bir günde?
Birileri hâlâ kurtarılmayı beklerken…
Bir annenin çığlığı hiç çıkmıyor aklımdan:
“Çocuğumun sesini duyuyordum… Ama donarak öldü.”
Soğuktu.
Kıştı.
Her şey üst üste gelmişti.
Üç gün sonra sokağa çıktığımda bir ölüm sessizliği vardı.
Sanki gökyüzü hepimize küsmüştü.
Yerküre ise bizim yerimize utanıyordu.
Çünkü onun sismik hareketliliği bizim ölümüzdü.
Ama biz, onunla nasıl yaşayacağımızı öğrenmek yerine, depremler için onu suçlamayı seçmiştik.
Yerkürenin üzerinde sessizce yürüdüm.
Onu incitmekten korkarak.
Sokaklarda insanlar konuşmuyordu.
Herkes birbirinden kaçıyordu sanki.
Araftaydık.
Ne hayattaydık ne ölü.
Sonra Malatya’dan kız kardeşim geldi.
Üç gün arabada, yemeksiz ve az suyla yol almışlardı. Ama yaşadıklarına sevinemeden geldiler. Çünkü ölümün değil, yaşamanın utancı ve yası vardı.
Eve girdiğinde konuşamıyordu. Gözleri donuktu.
Belki iyi gelir diye onu deniz kenarına çıkardım. Deniz oradaydı ama sesini duymadık. Dalgalar bile susmuş gibiydi. Ağladık. Ağladık. Hep ağladık. Sadece ağladık.
O günlerde, tanıdıklarımızdan tanımadıklarımızdan, sevdiğimiz dünya güzeli öğrencilerimizden ölüm haberleri geliyordu. Bizim payımıza düşense yalnızca hıçkıra hıçkıra ağlamaktı. Şimdi bu satırları yazarken bile, o güzel çocuklar için yapabildiğim tek şey ağlamak… Ne büyük bir acı…
Resimleri fakülte koridorlarına asılı.
Bakmaya kıyamadığımız ama baktıkça içimizin yeniden ve yeniden kavrulduğu, yasın ve acının sessiz hatırlatıcıları…
Kolektif yas tutmayı öğrendik. Çünkü bu kayıp hepimizindi ve bu kadar büyük bir acı, tek başına taşınabilecek bir yük değildi.
Hepimizin bir yerinden canı yanıyordu.
Bazen kendi kaybımızla, bazen bir başkasının hikâyesiyle; ama mutlaka bir yerimizden.
Benim payıma düşen acıysa, enkaz altında kalan oğlumun bir arkadaşının haberiydi. Günlerce doğru bilgi alamadık.
Önce “kurtarıldı” dediler.
Uzakta olmanın çaresizliğiyle sevindik.
Sonra ölüm haberi geldi.
Günlerce ona ağladım.
Tanımadığım bebeklere, çocuklara, gençlere, annelere yas tuttum. Ağladım. Ama acı dinmedi. Çünkü yıkım ve ölüm çok büyüktü.
Her yiten hayat bir ihtimaldi.
Bir gelecekti.
Ve ülkenin dünü, bugünü, geleceği…
enkazın altında kalmıştı.
Ve biz…
Bir battaniye göndererek vicdanımızı rahatlatmaya çalıştık.
Sanki bir koliyle bir çocuğu ısıtabilecektik.
Belki bu da bencillikti.
Ama çaresizlikti aynı zamanda.
Ağladık.
Kızdık, öfkelendik.
Birilerine, kendimize; bazen her şeye. Çünkü hiçbir şey yetmiyordu. Ne araçlar, ne zaman, ne de biz.
Hilti diye bir aracın yokluğuna bile kızdık, vinçlerin yetersizliğine kızdık. Sonra siyasetçilere kızdık. Yetki onlardaydı ama yetmedi. Onlar da dönüp bize kızdı. Biz onlara, onlar bize… Öfke, çaresizliğin içinde dolaşıp durdu.
Garip, yaralı, öfkeli bir ülkeye dönüşmüştük.
Acı her yerdeydi; acı bizi hem birbirimize yaklaştırdı hem de yapayalnız bıraktı. Bu çelişkili duygunun içinde günler geçti.
Ve içimde sessiz ama çok derin bir öfke kaldı.
Belki haksızım.
Belki yasla uyuşmuş duygularımın bana oynadığı bir oyundu.
Ama o günlerde böyle hissettim:
Depremden sadece üç ay sonra bir seçime gidileceği bilgisi, kurulan her cümleyi, çıkan her ekran yüzünü başka bir yerden duymama neden oldu. Sanki bu yıkımın zamanı yanlıştı. Sanki ölümler, enkazlar, kaybolan hayatlar bir takvimin ortasına düşmüş ve o takvimde acıya yer yokmuş gibiydi.
“Seçim çok yakın, şimdi ölmek zamanı mı?” der gibiydiler.
Ya da bana öyle gelmişti.
Bilmiyorum.
Bildiğim tek şey, acının bütün sarsıntılarını ruhumda hissettiğimdi.
Bir taraf panik içindeydi; “şimdi bunun sırası mıydı?” der gibi kızgındı, yas tutana da ölene de.
Diğer taraf ise bu büyük acının içinden bir fırsat devşirmeye çalışıyor gibiydi.
Kimse bunu açıkça söylemedi elbette.
Ama acının içinden bakan biri olarak ben böyle hissettim.
Birileri seçimi kaybetmekten korkarken, birileri bu yıkımı bir iktidar mücadelesinin parçasına dönüştürmüştü sanki.
En çok da bu incitti beni.
Ölümün, yasın, enkazın yeniden bir siyasi hesaplaşmanın malzemesi hâline gelmesi…
İşte bunu affedemiyorum.
6 Şubat, benim ve çoğumuz için sadece bir tarih değil.
Ülkenin içinde hâlâ duran bir enkaz.
O günden sonra bu ülkenin haritası değişti.
On bir il, birer şehir olmaktan çıktı;
birer hüzün coğrafyasına dönüştü.
Bu yüzden oradan geçerken konuşarak değil, susarak yürünür.
Çünkü o topraklar acının, yasın, kaybın ve hatırlamanın coğrafyasıdır.
O coğrafya artık sıradan bir yer değildir. Gök, rüzgâr, toprak ve sular, günlerce süren binlerce çığlığın, yani “Sesimi duyan var mı?” haykırışlarının acısını taşır.
On bir ilin yerle bir olduğu, binlerce insanın toprağın altında kaldığı bir yerde insan sadece yürümez; acıyla yürür, yasla yürür, hafızayı sırtında taşıyarak yürür.
Burada her adım bir kaybın üzerinden atılır; her sessizlik, yarım kalmış bir vedanın ağırlığını taşır.
Ve bu yıkım, sadece binaları değil; yarım kalmış aşkları, tamamlanamayan hayalleri, bir daha aynı masaya oturamayacak hayatları da aldı.
Ama bütün bu yıkımın ardından asıl soru hâlâ ortada duruyor:
Bu acının coğrafyasında gerçekten değişebildik mi, yoksa her seferinde aynı yerden yeniden mi çöktük?

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS