HALKWEBYazarlarCumhuriyet ve Ulus: “Ne Mutlu Türk’üm Diyene”

Cumhuriyet ve Ulus: “Ne Mutlu Türk’üm Diyene”

Bir Siyasal Varlık, Egemenlik ve Devlet Manifestosu

0:00 0:00

Türkiye’de bazı cümleler vardır; tartışılmaz, çünkü tartışıldığında aslında başka bir şeyin hedef alındığı hemen anlaşılır. “Ne mutlu Türk’üm diyene” tam olarak böyle bir cümledir.

Bugün bu sözle kavga edenler, bir sloganla değil; Cumhuriyet’in kurucu aklıyla, ulus-devlet fikriyle ve egemenlik anlayışıyla hesaplaşmaktadır. Aşağıda okuyacağınız metin, bu nedenle bir görüş yazısı değil; bir başyazıdır. Devletin dili, ulusun adı ve Cumhuriyet’in felsefesi üzerine açık bir tutumdur.

“Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü, Türkiye’de en çok tekrar edilen ama belki de en az anlaşılan cümlelerden biridir. Tartışmaların büyük bölümü, bu sözün içeriğinden çok, ona yüklenmek istenen ideolojik niyetler etrafında döner. Oysa bu cümle, ne bir üstünlük iddiasıdır ne de bir dışlama çağrısı. Bu söz, modern Türkiye’nin kurucu siyaset felsefesinin kısa, net ve sarsılmaz bir özetidir. Atatürk’ün burada kullandığı dil son derece bilinçlidir. “Türk’üm” demek, bir kan bağı beyanı değil; bir aidiyet iradesidir. Bu nedenle cümlenin öznesi doğuştan gelen bir kimlik değil, bilinçli bir tercihtir. “Diyene” vurgusu, ulusun biyolojik değil, siyasal ve kültürel bir birlik olduğunu açıkça ortaya koyar. Bu yaklaşım, 20. yüzyılın başında, imparatorluk bakiyesinden ulus-devlete geçiş sürecinde son derece ileri ve kapsayıcı bir tutumdur.

Tansu Çiller’in bu sözü “Ne mutlu Türkiye vatandaşıyım diyene” şeklinde yumuşatma girişimi, iyi niyetli görünse bile, kavramsal olarak sorunludur. Çünkü “vatandaşlık” hukuki bir statüdür; ulus ise tarihsel, kültürel ve siyasal bir bütünlüktür. Süleyman Demirel’in itirazı tam da bu noktada anlam kazanır. Demirel, bir devlet adamı refleksiyle şunu hatırlatır: “Ulus, muğlaklaştırılamaz. İsmi sulandırılan bir ulus, zamanla bilincini kaybeder.”

“Türkiyelilik” gibi tanımlar, kulağa kapsayıcı gelse de, gerçekte ulusu tanımlamaz; onu belirsizleştirir. Çünkü her ulusun bir adı vardır. Fransız ulusu Fransız’dır, Alman ulusu Alman’dır, İtalyan ulusu İtalyan’dır. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ulusun adı da Türk ulusudur. Bu ad, etnik kökenleri yok saymaz; onları siyasal çatışmanın konusu olmaktan çıkarır. Asıl kapsayıcılık da burada başlar. Atatürk’ün ulus anlayışı, etnik kimlikleri reddeden değil; onları devletin merkezine koymayı reddeden bir anlayıştır. Çünkü etnik kimlikler siyasetleştikçe, ortak kader bilinci zayıflar. Ortak kaderin yerini kimlik rekabeti aldığında ise devlet, birleştirici olmaktan çıkar; ayrıştırıcı bir zemine sürüklenir. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, tam da bu tuzağa düşmemek için “Türk” kavramını üst kimlik olarak tanımlamıştır.

Burada “üst kimlik” ifadesi de yanlış anlaşılmamalıdır. Bu, diğer kimliklerin bastırılması anlamına gelmez. Aksine, herkesin eşit yurttaş olarak buluştuğu ortak bir çatı anlamına gelir. Türk olmak; bir soy sop meselesi değil, hukuka, vatana ve ortak değerlere bağlılık meselesidir. Bu yüzden Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diyerek meseleyi netleştirmiştir.

Bugün bu sözle kavga edenlerin büyük kısmı, aslında sözcüklerle değil, Cumhuriyet fikriyle kavga etmektedir. Çünkü “Ne mutlu Türk’üm diyene” demek; laikliği, yurttaşlığı, eşitliği ve ortak geleceği savunmak demektir. Bu söz, bir kimliği dayatmaz; bir birlik zemini teklif eder. Kabul eden için kapı açıktır, reddeden için de kimse zorla içeride tutulmaz. Ama devletin dili, bu ortak zeminden vazgeçemez.

Ulus bilinci zayıfladığında, geriye yalnızca parçalı aidiyetler kalır. Parçalı aidiyetler ise güçlü bir devlet üretmez. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Ulusu olmayanın devleti, devleti olmayanın da güvenliği olmaz. Bu yüzden Atatürk’ün cümlesi, bir nostalji değil; bir varlık meselesidir. Sonuç olarak, “Ne mutlu Türk’üm diyene” ifadesi ne slogan ne de duygusal bir hamasettir. Bu söz, modern Türkiye’nin anayasal ruhudur. Irka değil iradeye, kana değil bilince, kökene değil ortak geleceğe dayanır. Tartışılması gereken bu sözün varlığı değil, bugün bu bilinci ne kadar taşıyabildiğimizdir. Çünkü mesele şu değildir: Kim nereden geldi? Asıl mesele şudur: Bu ülkeyi birlikte yaşatma iradesini kim taşıyor? İşte Atatürk’ün cevabı hâlâ oradadır: Ne mutlu Türk’üm diyene.

Tam da bu nedenle bu cümle, bugünün anayasa tartışmalarından ayrı düşünülemez. Bir anayasa yalnızca hukuk metni değildir; bir ulusun kendisini nasıl tanımladığının siyasal ifadesidir. Ulus kavramı muğlaklaştırıldığında, anayasa da anlamını yitirir. Devlet, ortak tarih ve kader bilincinden koparılarak yalnızca bireyler arası bir sözleşmeye indirgenir. Bu yaklaşım ilk bakışta özgürlükçü gibi sunulsa da, uzun vadede egemenliği aşındırır. Çünkü egemenlik, soyut bireylerin değil; tarihsel olarak inşa edilmiş bir ulusun kolektif iradesidir. Ulusu tanımlamaktan kaçınmak tarafsızlık değildir; ulusu muğlaklaştırmak fiilen ulusu tasfiye etmektir. “Herkesi kapsama” iddiasıyla ulusal kimliği silikleştiren her yaklaşım, sonunda hiç kimseyi koruyamaz. Kendisini ulus olarak tanımlayamayan toplumlar, başkaları tarafından tanımlanır; bu tanımlar hiçbir zaman masum olmaz.

Buradan Türkiye solunun yaşadığı zihinsel yarılmaya gelmek kaçınılmazdır. Tarihsel olarak anti-emperyalist olan sol, ulus fikrinden uzaklaştıkça egemenlik savunusunu da zayıflatmıştır. Oysa ulus olmadan egemenlik olmaz. Ulus kavramını terk eden bir siyasal çizgi, farkında olmadan emperyal müdahalelere açık bir zemin yaratır. Ulusu “gerici”, devleti “baskıcı”, egemenliği “tehlikeli” ilan eden bir dil; sonunda dış müdahaleleri “demokratik geçiş” olarak meşrulaştırmaya başlar. Emperyalizm ahlakla değil; güçle, devletle ve egemenlikle durdurulur. Ulusu olmayanın egemenliği olmaz; egemenliği olmayanın anti-emperyalizmi ise yalnızca slogandır.

Filistin’de ulusun yok sayılması, halkın sürekli işgal altında tutulmasını normalleştirmiştir. Venezuela’da meşru liderlerin “demokrasi” adına devrilmesi, uluslararası hukukun fiilen askıya alınmasıdır. Bu örnekler Türkiye için uzak coğrafyalara ait trajediler değil; doğrudan derslerdir. Ulus bilinci zayıflatılan, devlet dili aşındırılan, egemenliği tartışmalı hale getirilen her ülke, sıradaki müdahale için uygun zemin haline gelir. Bu nedenle “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü yalnızca bir iç kimlik tartışması değil; aynı zamanda emperyalizme karşı bir direnç hattıdır. Bu cümle, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu hatırlatır; devleti etnik pazarlıkların, kimlik rekabetlerinin ve dış müdahalelerin dışında tutma iradesini ifade eder.

Bu metin, bu yüzden, yalnızca bir köşe yazısı değil; bir hatırlatma, bir uyarı ve bir çağrıdır. Ulusu sulandırarak özgürlük, devleti zayıflatarak demokrasi, egemenliği aşındırarak barış kurulamaz. Bunların her biri ancak güçlü bir ulusal bilinçle mümkündür. Bu bilinç yoksa anayasa maddeleri kâğıt üzerinde kalır; seçimler şekli bir ritüele dönüşür; siyaset dış merkezlerin onayına bağımlı hale gelir. Türkiye’nin önündeki tercih nettir: Ya Cumhuriyet’in kurucu felsefesine sahip çıkılacak ya da ulus fikrinden adım adım vazgeçilerek belirsiz, güvencesiz ve müdahaleye açık bir yapı kabullenilecektir. Bu bir dil tartışması değildir; bu bir kimlik polemiği değildir; bu doğrudan doğruya bir varlık meselesidir.

Ve bu yüzden son cümle değişmez. Irka değil iradeye, kana değil bilince, kökene değil ortak geleceğe dayanan bir devlet aklının ifadesi olarak, yüz yıl sonra da aynı berraklıkla durur:
Ne mutlu Türk’üm diyene.

YAZARIN DİĞER YAZILARI