Yeni yıl dediğimiz şey takvimde bir eşik olmaktan çok, insanın kendi vicdanında kurduğu geçici bir duraktır. Geride kalan yıl, yaşanmışlıkların basit bir toplamı değil; çoğu zaman konuşulmayan, bastırılan, normalleştirilen ve sessizlikle üzeri örtülen hakikatlerin tortusudur. Yıl boyunca olup bitenler yalnızca haber başlıklarında, istatistiklerde ya da sosyal medyanın hızla tüketilen gündeminde kalmaz; fark edilmeden zihnimizi, dilimizi ve hayata bakışımızı biçimlendirir. Bu yüzden yeni yıla girerken yapılan muhasebe, yalnızca “ne oldu” sorusunu değil, “neden sustuk” ve “neyi kabullendik” sorularını da içermek zorundadır.
Geride kalan yıl, insanlığın ilerleme iddiasıyla kırılganlığı arasındaki uçurumun biraz daha görünür olduğu bir yıl oldu. Teknolojik olarak daha bağlı, politik olarak daha kutuplaşmış, ekonomik olarak daha güvencesiz bir dünyada yaşadığımızı artık inkâr etmiyoruz; ama buna rağmen sanki başka bir seçenek yokmuş gibi davranıyoruz. Krizler geçiciymiş, adaletsizlikler doğalmış, belirsizlik kaderin bir parçasıymış gibi kabulleniliyor. Asıl söylenmeyen de tam burada duruyor: Alıştık. Alışmak, yılın en güçlü ve en tehlikeli duygusu oldu. İnsanı ayakta tutan bir refleks gibi görünse de uzun vadede vicdanı körelten, beklentiyi düşüren, itirazı anlamsızlaştıran bir uyuşma hali yarattı.
Politik düzlemde geride kalan yıl, sözün değer kaybettiği; kavramların içinin boşaldığı bir dönem olarak hatırlanacak. Demokrasi, özgürlük, güvenlik, istikrar gibi kelimeler çokça kullanıldı ama çok azı gerçekten hissedildi. İktidarlar için gerçeklik, yönetilmesi gereken bir algıya; bireyler için ise kaçınılması gereken bir ağırlığa dönüştü. İnsanlar artık gerçeği öğrenmekten çok, kendi korkularını doğrulayacak anlatılara sığınmayı tercih ediyor. Bu durum, yalnızca politik bir sorun değil, aynı zamanda felsefi bir kırılmadır: Hakikatin yerini konforun aldığı bir çağdayız.
Yeni yılın zorlukları tam da bu noktadan yükseliyor. En büyük zorluk ekonomik ya da teknolojik değil; anlamla ilgili. İnsanlar daha çok şeye sahip olurken, neden yaşadıklarını daha az biliyor. Gelecek, umut edilen bir alan olmaktan çok, ertelenmiş bir kaygı deposu haline geliyor. Gençlik aceleci ama umutsuz, yetişkinlik yorgun ama mecbur, yaşlılık ise suskun ve dışlanmış durumda. Kuşaklar aynı dünyada yaşıyor ama aynı hikâyeye inanmıyor. Bu kopuş, yalnızca bireyler arasında değil; insanın kendisiyle kurduğu ilişkide de derinleşiyor.
Kaygılar yeni yılda daha da görünür olacak. İklim krizi artık soyut bir tehdit değil; gündelik hayatın sessiz belirleyicisi. Savaşlar, göçler, yoksulluk,cins sorunu ve eşitsizlik, ekranlardan izlenen trajediler olmaktan çıkıp küresel bir normal haline geliyor. En tehlikeli kaygı ise bunların hiçbirinin bizi gerçekten şaşırtmaması. Şaşırmayan insan, itiraz etmeyen insana dönüşür. İtiraz etmeyen insan da zamanla sorumluluğunu başkalarına devreder.
Ama tüm bunlara rağmen umut hâlâ mümkün; çünkü umut, şartların iyileşmesine bağlı bir iyimserlik değil, insanın kendi sınırlarını fark etme cesaretidir. Yeni yılın en gerçekçi beklentisi, her şeyin düzelmesi değil; her şeyin bu kadar bozuk olmasına rağmen hâlâ düşünebiliyor, sorabiliyor ve utanabiliyor olmaktır. Utanmak, çağımızın en devrimci duygularından biri haline geldi; çünkü utanmak, henüz tamamen teslim olmadığımızın işaretidir.
Belki de yeni yıl, büyük dönüşümlerden çok küçük ama samimi kopuşlar vaat ediyor. Herkesin yüksek sesle konuştuğu yerde biraz susabilmek, herkesin sustuğu yerde doğru soruyu sorabilmek, çoğunluğun yöneldiği kolay cevaptan bilinçli olarak uzak durabilmek. Hiç söylenmeyen şey şudur: Dünya bir anda değişmeyecek, ama insanın kendisiyle kurduğu ilişki değişebilir. Ve bazen bu, bütün politik manifestolardan daha sarsıcıdır.
Yeni yıla girerken yapılabilecek en dürüst temenni, mutlu olmak değil;vicdanlı ve ahlaklı kalabilmektir. Çünkü vicdanlı ve ahlaklı kalanlar, karanlığı ilk fark edenlerdir. Ve karanlığı fark edenler, eninde sonunda bir ışığın da mümkün olduğunu bilirler.
Gürsel Karaaslan
