Türkiye’nin siyasi tarihinde Eylül, önemli dönüm noktalarının yaşandığı aylardan biridir.
Bir yanında Sivas Kongresi; diğer yanında 6-7 Eylül, Yassıada ve 12 Eylül.
Birbirinden çok farklı tarihler. Ama hepsi aynı soruya çıkar. Bir memleket nasıl yönetilmeli, gücün sınırı nerede başlamalı?
4 Eylül 1919’da Sivas Kongresi toplandı. Anadolu ve Rumeli’deki direniş hareketleri ortak bir çatı altında birleşti.
9 Eylül 1923’te Halk Fırkası’nın, bugünkü CHP’nin, tüzüğü kabul edildi. Milli Mücadele’yi örgütleyen siyasi irade, Cumhuriyet’le birlikte parti siyasetine taşındı.
CHP’nin Sivas Kongresi’ni ilk kongresi sayması bu yüzden önemlidir. Parti, tarihini yalnızca kuruluşundan değil, Milli Mücadele’den başlatır.
Sonra başka Eylüller geldi.
6-7 Eylül 1955’te başta Rum yurttaşlar olmak üzere gayrimüslimlerin evleri, işyerleri ve ibadethaneleri yağmalandı. Kıbrıs gerilimi ve Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bomba atıldığı haberi saldırıların bahanesi oldu.
Yaşananlar yalnızca bir asayiş zaafı değildi. Kışkırtmanın, örgütlenmenin ve güvenlik güçlerinin tutumunun devlet sorumluluğunu gündeme getirdiği ağır bir kırılmaydı.
Üstelik insanları korumak için yeni bir yasaya ihtiyaç yoktu. Lozan gerekli güvenceleri zaten getiriyordu. Eksik olan hukuk değil, hukukun herkese uygulanmasıydı.
Altı yıl sonra Yassıada geldi.
27 Mayıs darbesinin ardından Demokrat Parti yöneticileri yargılandı. Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan 16 Eylül 1961’de, Adnan Menderes ertesi gün idam edildi.
Menderes döneminin baskıları elbette eleştirilebilir. Ama bunların hesabı bağımsız ve adil yargı önünde sorulmalıydı; darbenin kurduğu mahkemelerde değil.
Seçilmiş olmak hukukun üzerinde olmak değildir. Fakat bir iktidarın hukuku zorlaması da askere yönetime el koyma ve seçilmişleri darağacına gönderme hakkı vermez.
On dokuz yıl sonra 12 Eylül geldi.
Türkiye ağır bir siyasi şiddetin içindeydi. Siyaset çözüm üretmekte zorlanıyordu. Darbe ise sorunu çözmek yerine siyasetin kendisini suçlu ilan etti.
Meclis ve partiler kapatıldı. Gözaltılar, işkenceler, idamlar ve siyasi yasaklar geldi. Darbenin kurduğu düzen 1982 Anayasası’yla kalıcılaştırıldı.
Gerekçe yine memleketi kurtarmaktı.
Türkiye bu gerekçeyi çok duydu. Kimi zaman düzen, kimi zaman güvenlik, kimi zaman devlet adına…
Oysa hukuk en çok böyle zamanlarda gerekir. Çünkü gücü elinde tutanın da bir sınırı olmak zorundadır.
Bu yalnızca darbeler için geçerli değildir.
Seçim kazanmak da o sınırı kaldırmaz. İktidar olmak devlete sahip olmak değildir. Devlet kimsenin malı, millet kimsenin tebaası değildir.
Demokrasi rakibinizi sevmenizi istemez. Onun da sizinle aynı haklara sahip olduğunu kabul etmenizi ister. Eleştirirsiniz, mücadele edersiniz, sandıkta yenmeye çalışırsınız. Ama siyaset yapma hakkını elinden alamazsınız.
4 Eylül ile 12 Eylül arasındaki fark belki de en sade haliyle budur:
Birinde insanlar memleketin kaderine ortak olmak için bir araya geldi.
Diğerinde birileri millet adına memleketin kaderine el koydu.
Siyaset kusurludur, yavaştır, yorucudur.
Ama çözüm siyasetin üzerine çıkmak değil, onu hukuk içinde sürdürmektir.
Çünkü demokraside iktidarın üzerinde hukuk, siyasetin üzerinde millet vardır.
