
Bazı hukuk mücadelelerini anlamak için tek bir mahkeme kararına bakmak yetmez.
Bir soruşturmayı, bir tutanağı veya bir mahkûmiyet hükmünü dosyadan çekip aldığınızda karşınızda sıradan bir adli uyuşmazlık görebilirsiniz. Fakat belgeleri tarih sırasına koyduğunuzda aynı kişinin yıllar boyunca aynı kurumların kapısını çaldığını, aynı soruların peşinden gittiğini ve sonunda kendisini sanık sandalyesinde bulduğunu görüyorsanız başka bir soru sormak gerekir:
Devlet, kendisine başvuran ve kendi kurumlarının içinden gelen bir kamu görevlisinin iddialarını gerçekten araştırmış mıdır?
İbrahim Yıldız sıradan bir şikâyetçi değil.
Emniyet teşkilatının istihbarat birimlerinde görev yapmış, mesleği gereği çok sayıda olaya, kişiye ve kurumsal sürece yakından tanıklık etmiş bir polis memuru. Bu nedenle bugün dile getirdiği iddiaların önemi yalnızca içeriklerinden değil, bu iddiaları dile getiren kişinin mesleki geçmişinden ve sahip olduğu kurumsal tecrübeden de kaynaklanıyor.
Elbette bir kişinin Emniyet İstihbarat birimlerinde görev yapmış olması, anlattığı her şeyi peşinen doğru kabul etmeyi gerektirmez. Hukuk devleti zaten kişilerin sıfatlarına göre değil, ortaya konulan bilgi, belge ve delillere göre hareket eder.
Ancak aynı nedenle, istihbarat geçmişi bulunan ve yıllar boyunca FETÖ yapılanmasına ilişkin çeşitli başvurular yaptığını belirten bir polis memurunun söyledikleri de sıradan bir söylenti gibi kenara bırakılamaz.
İbrahim Yıldız’ın hukuk mücadelesinde karşımıza çıkan isimlerden biri de polis memuru Ali Sarıkaya. Sarıkaya da FETÖ ile mücadele ettiğini ve bu mücadelesi nedeniyle çeşitli baskılara maruz kaldığını ifade eden kamu görevlilerinden biri.
Bu iki ismin yolları, 20 Eylül 2023 tarihinde İstanbul’da FETÖ’nün Emniyet yapılanmasına ilişkin yapılmak istenen bir basın açıklaması sürecinde yeniden kesişecekti.
Fakat hikâyenin başlangıcı çok daha eskiye uzanıyor.
Bir BİMER/CİMER ihbarı neden Amerika’daki IP adresinden yapılmış görünüyordu?
Takvimleri 2016’ya çevirelim.
27 Haziran 2016 tarihli Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı ifade tutanağında İbrahim Yıldız, kendi kimlik bilgileri kullanılarak bilgisi ve izni dışında BİMER’e ihbar yapıldığını belirtiyor ve bundan şikâyetçi oluyor.
Daha sonra yürütülen Ovacık Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2016/132 sayılı soruşturmasında ise oldukça dikkat çekici bir gelişme yaşanıyor.
Savcılığın 27 Mart 2017 tarihli talimatında İbrahim Yıldız’a üç hususun sorulması isteniyor:
BİMER başvurusunun yapıldığı IP adresinin Saratoga/Amerika çıktığı, Yıldız’ın buradan giriş yapıp yapmadığı; e-Devlet şifresini başka birine verip vermediği veya şifresinin nasıl ele geçirilmiş olabileceği ve herhangi bir kişiden şüphelenip şüphelenmediği.
Bu belge önemlidir.
Çünkü Amerika kaynaklı IP meselesi bugün ortaya atılmış bir sosyal medya iddiası değildir. Bir Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturma kapsamında hakkında soru sorduğu bir olgudur.
O hâlde yaklaşık on yıl sonra hâlâ sorulabilecek çok basit bir soru vardır:
Bu IP adresinin gerçek kullanıcısı tespit edildi mi?
Bir Emniyet mensubunun kimlik veya hesap bilgileri kullanılarak bilgisi dışında devletin resmî ihbar sistemine giriş yapılmışsa bu olayın faili kimdi?
Soruşturma hangi sonuçla kapandı?
Bunların cevabı bilinmeden mesele kapanmış sayılabilir mi?
Sonra ihbarlar görünmez oldu
Hikâye bununla da bitmiyor.
27 Kasım 2022’de İbrahim Yıldız bu defa CİMER’e 2205517728 numaralı bir bilgi edinme başvurusu yapıyor.
Başvurusunda 12 Ocak 2016 tarihinde FETÖ/PDY konusunda üç ihbar yaptığını, bunlardan ikisinin numarasını hatırladığını, ancak artık bu ihbarları sistemde göremediğini belirtiyor. Yapılan işlemlerin, tebligatların ve ihbarların dağıtım evrakının kendisine gönderilmesini talep ediyor.
7 Aralık 2022’de CİMER Hukuk tarafından verilen cevap ise doğrudan ihbarların akıbetini açıklamıyor. Talep, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu’nun 7. maddesi gerekçe gösterilerek, istenilen bilgilerin “ayrı veya özel bir çalışma, araştırma, inceleme ya da analiz” gerektirdiği gerekçesiyle karşılanmıyor.
İşte burada mesele İbrahim Yıldız’ı aşmaktadır.
Bir başvuru numarası varsa, o başvuru bir tarihte devletin bilgi sistemine girmiş demektir.
Vatandaşın talebi de yeni bir rapor hazırlanması değildir:
“Benim yaptığım başvuru nerede ve bunun hakkında ne yaptınız?”
Bu soruya cevap verilemiyorsa başka sorular doğar.
Kayıtlar hâlen mevcut mudur? Başka bir arşive mi aktarılmıştır? Saklama süresi nedeniyle mi erişilememektedir? Teknik bir işlem mi söz konusudur? Yoksa kayıtların bütünlüğü konusunda incelenmesi gereken başka bir problem mi vardır?
Bugün elimizdeki belgeler, kayıtların hukuka aykırı biçimde “silindiğini” kesin olarak söylememize yetmez.
Ama aynı belgeler, kayıtların akıbetinin açıklanmasını istemeye fazlasıyla yeter.
Hukuk devleti açısından doğru soru budur.
Bir başka dosya: Hanefi Avcı’ya ilişkin eski haber
İbrahim Yıldız’ın daha sonraki sosyal medya paylaşımlarında bazı Emniyet yöneticilerinin geçmişteki faaliyetlerini sorguladığı görülüyor.
Bu çerçevede üzerinde özellikle durduğu olaylardan biri, 11 Kasım 2014 tarihinde Sabah gazetesinde yayımlanan “Avcı’ya kumpas kasetlerinin sırrı çözüldü” başlıklı haber.
Haberde, eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın makamında yapılan arama ve bulunan kasetler hakkında ağır iddialar yer alıyordu.
Bu haberin varlığı ve yargıya taşındığı da doğrulanabiliyor. Yargıtay 19. Ceza Dairesi’nin konuyla ilgili incelemesi, yayının basın özgürlüğü bağlamında değerlendirilmesine ilişkin bir yargısal sürecin bulunduğunu gösteriyor.
Bu elbette haberde adı geçen herhangi bir kişinin suç işlediğini kanıtlamaz.
Fakat önemli bir ayrım vardır:
Ortada sonradan sosyal medyada üretilmiş anonim bir söylentiden değil, yıllar önce yayımlanmış ve yargısal incelemeye de konu olmuş bir basın haberinden söz ediyoruz.
Dolayısıyla İbrahim Yıldız’ın bu olayla ilgili kamu görevlilerinin geçmişteki rollerini ve sorumluluklarını sorgulaması değerlendirilirken, sözlerinin söylendiği tarihsel ve maddi bağlamın da göz önünde bulundurulması gerekir.
Nerede eleştiri biter, nerede hakaret başlar?
Nerede kamu görevlisinin geçmiş faaliyetlerinin sorgulanması vardır, nerede kişilik haklarına saldırı doğar?
Bunları belirleyecek olan elbette bağımsız yargıdır.
Ancak yargının görevi yalnızca kullanılan kelimelere bakmak değil, o sözlerin söylendiği bağlamı ve dayandırıldığı olguları da araştırmaktır.
Hukuk mücadelesi tek bir dosyadan ibaret değil
İbrahim Yıldız’ın önümüzdeki yargısal süreç de yalnızca İstanbul’daki dosyadan ibaret değil. Yıldız, FETÖ yapılanmasına ilişkin mücadelesinin 2008 yılına kadar uzandığını ifade ediyor ve geçmişte görev yaptığı dönemlere ilişkin bazı kamu görevlileri hakkında yaptığı açıklamalar nedeniyle de yargısal süreçlerle karşı karşıya kaldığını belirtiyor.
Bunlardan biri Antalya’da yürütülen ceza yargılaması. Yıldız’ın savunma makamınca düzenlenen 15 Kasım 2024 tarihli tutanakta, sanığın Malatya’da bulunması nedeniyle SEGBİS aracılığıyla duruşmaya katılmasının talep edildiği, ancak bu taleplerin reddedildiğinin duruşma günü öğrenildiği belirtiliyor. Aynı tutanakta, Yıldız’ın savunmasının esas mahkemesi yerine talimat mahkemesinde alınmasının savunma hakkını kısıtladığı yönünde itirazda bulunulduğu görülüyor.
Burada da hüküm vermekten ziyade aynı temel soruyu sormak gerekiyor: Devletin kurumları hakkında ağır iddialar ileri süren eski bir istihbarat görevlisinin söyledikleri maddi deliller üzerinden mi araştırılıyor, yoksa tartışma giderek onun kullandığı ifadeler ve hakkında açılan davalar üzerinden mi yürütülüyor?
20 Eylül 2023: FETÖ’nün Emniyet yapılanmasını anlatmak isterken gözaltı
Yıllar sonra İbrahim Yıldız’ın yolu bu kez İstanbul’da başka bir olay nedeniyle Emniyet ve adliye ile kesişiyor.
20 Eylül 2023’te Turkuvaz Medya önünde FETÖ’nün Emniyet yapılanmasına ilişkin bir basın açıklaması yapılmak isteniyor.
İstinaf dilekçesine göre İbrahim Yıldız, Ali Sarıkaya, Adem Çevik ve Erdoğan Bezirci hakkında işlem yapılan olayda, diğer kişiler gözaltına alındıktan sonra olay yerine geliyor. Eyüpsultan Güvenlik Büro Amiri ile basın açıklamasına ilişkin görüşürken “Bizler FETÖ ile mücadele eden insanlarız” dediği sırada, herhangi bir hukuki gerekçe bildirilmeden gözaltına alındığını ileri sürüyor.
Burada özellikle Ali Sarıkaya’nın konumu da önemlidir.
Çünkü Sarıkaya da FETÖ ile mücadele ettiğini ve bu nedenle baskılarla karşılaştığını ifade eden bir polis memurudur. Dolayısıyla 20 Eylül’deki olay, birbirinden habersiz kişilerin tesadüfen bir araya geldiği sıradan bir gösteri vakası olarak değil, tarafların FETÖ ile mücadele iddiaları ve geçmişleri de dikkate alınarak değerlendirilmelidir.
Olayın ilk dikkat çekici tarafı şu:
2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu bakımından Cumhuriyet Başsavcılığı’nın sonradan kovuşturmaya yer olmadığına karar verdiği belirtiliyor. İstinaf dilekçesinde, dağılmamakta ısrar edildiğine ilişkin kamu davası açmaya yeterli delil bulunmadığının savcılıkça tespit edildiği aktarılıyor.
Fakat asıl tartışma bundan sonra, Emniyet binasının içinde yaşanıyor.
Yıldız’ın anlatımına göre kendisi ve Ali Sarıkaya hakkında düzenlenen bir tutanakta “FETÖ’den ihraç polisler” anlamına gelen ifadeler bulunuyordu. Buna itiraz edildi. Tutanağın fotoğrafının çekilmek istenmesi üzerine olaylar yaşandı.
Yıldız; yüzüstü yere yatırıldığını, ters kelepçelendiğini ve darbedildiğini ileri sürdü.
Polisler ise Yıldız’ın kendilerine hakaret ettiğini ve direndiğini iddia etti.
Böylece ortaya birbirinin tamamen zıddı iki anlatım çıktı.
Ceza yargılamasının görevi tam olarak burada başlar:
Hangisi doğru?
Kameralar gerçeği gösterebilirdi
Bu sorunun cevabının yalnızca tarafların sözlerinden çıkarılması gerekmiyordu.
Çünkü olayın görüntülerinin bulunduğu ileri sürülüyordu.
İstinaf başvurusunda; Ahsen TV tarafından çekilmiş görüntüler, polislerin cep telefonuyla aldığı görüntüler, Emniyet binasının güvenlik kamera kayıtlarına ilişkin çözüm tutanağı, olay tutanakları, tanık ifadeleri ve Yıldız’a ait adli darp raporu ayrı ayrı delil olarak gösteriliyor.
Savunmanın iddiasına göre güvenlik kameralarının bir kısmında yalnızca koridor geçişleri görülüyor; olayın meydana geldiği bölüm bakımından ise görüntüler yeterli değil.
Hatta Yıldız’ın bulunduğunu söylediği mutfak bölümündeki kameranın pencere perdesini gösterdiği ileri sürülüyor.
Bütün bunların doğru olup olmadığını bu köşeden belirlemek mümkün değil.
Ama bir şeyi söylemek mümkün:
Bir polis merkezinde yaşanan fiziki müdahale konusunda kamera kaydı tartışması varsa, yargılamanın merkezinde o kayıtların bulunması gerekir.
Çünkü maddi gerçeğe ulaşmanın en güçlü yollarından biri, taraf anlatımlarından bağımsız nesnel delillerdir.
Darp raporu, 112 araması ve cevap bekleyen bir iddia
Yıldız ayrıca darbedildiğini ileri sürüyor.
İstinaf başvurusundaki anlatıma göre yüzüstü yatırıldığını, elleri arkadan kelepçelendikten sonra özellikle bir polis memuru tarafından darbedildiğini; polisler hakkındaki şikâyeti üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2023/197621 sayılı soruşturmasının bulunduğunu belirtiyor.
Savunmaya göre bununla ilgili sağlık raporu da mevcut.
Yine dosyadaki savunmada Yıldız’ın Emniyet binasındayken 112’yi arayıp polisler tarafından darbedildiğini söylediği ileri sürülüyor. Savunma, devlet hastanesinden alınan darp raporunun gerekçeli kararda tartışılmadığını da iddia ediyor.
Burada bir kez daha hüküm vermek yerine soru soralım:
Bir kişi polis merkezinin içerisinden 112’yi arayıp polis tarafından darbedildiğini söylüyorsa bu kayıt araştırılmış mıdır?
Sağlık raporundaki bulguların nasıl meydana geldiği belirlenmiş midir?
Güvenlik kameraları eksiksiz toplanmış mıdır?
Yıldız’ın polisler hakkındaki 2023/197621 numaralı şikâyet soruşturmasının belgeleri, kendisi hakkında açılan davaya getirtilmiş midir?
Bunlar ceza yargılamasında tali meseleler değildir.
Bunlar maddi gerçeğin kendisidir.
Görgü tanığı neden dinlenmedi?
Dosyanın en dikkat çekici noktalarından biri de tanıklar.
Yıldız’ın istinaf başvurusuna göre Ali Sarıkaya ve Erdoğan Bezirci’nin anlatımlarına arkadaş oldukları değerlendirmesiyle itibar edilmedi.
Savunmada ise Ali Sarıkaya’nın, İbrahim Yıldız’ın hakaret etmediğini ve direnmediğini söylediği; Erdoğan Bezirci’nin de hakaret ve tehdit sözlerini duymadığını belirttiği aktarılıyor.
Daha önemlisi, olayın görgü tanıklarından olduğu belirtilen Adem Çevik’in mahkeme huzurunda dinlenmediği ileri sürülüyor.
İstinaf başvurusunda Yıldız, soruşturma aşamasında bildirdiği lehe delillerin dosyaya alınmadığını; yargılama sırasında da bunları yeniden talep etmesine rağmen İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2023/197621 sayılı dosyasındaki savunma delillerinin getirtilmediğini ve Adem Çevik’in dinlenmediğini belirtiyor.
Ceza yargılamasında sanığın suçsuzluğunu destekleyebilecek doğrudan görgü tanığı varsa onun neden dinlenmediği ciddi bir meseledir.
Çünkü maddi gerçeğe yalnızca aleyhe deliller toplanarak ulaşılamaz.
Ve 2026’da mahkûmiyet
Sonunda İstanbul 53. Asliye Ceza Mahkemesi, 12 Mayıs 2026 tarihinde 2024/588 Esas, 2026/308 Karar sayılı dosyada İbrahim Yıldız hakkında görevi yaptırmamak için direnme ve hakaret suçlarından mahkûmiyet hükmü kurdu.
Yıldız kararı istinafa taşıdı ve beraatini istedi. İstinaf dilekçesinde Yerel Mahkeme kararının kaldırılmasını ve CMK’nın 223. maddesi uyarınca beraatine karar verilmesini talep ediyor.
İstinaf başvurusunun özü aslında tek bir noktada toplanıyor:
Mahkeme maddi gerçeğe ulaşmak için bütün delilleri topladı mı?
Yıldız hakkındaki iddialar doğru olabilir.
Polislerin anlatımları doğru olabilir.
Yıldız’ın anlatımları tamamen veya kısmen yanlış olabilir.
Bunların hepsi hukuken mümkündür.
Fakat hukuk devletinde sonucu belirleyecek olan ihtimaller değil, hukuka uygun biçimde toplanmış ve tartışılmış delillerdir.
Emniyet İstihbarattan sanık sandalyesine
İbrahim Yıldız’ın hikâyesini önemli yapan tam da budur.
Emniyet’in istihbarat birimlerinde görev yapmış bir polis memuru…
2016’da adına yapıldığı belirtilen ve Amerika’daki bir IP adresine kadar uzanan BİMER başvurusu…
Kendi yaptığı FETÖ ihbarlarının yıllar sonra sistemde görünmediği iddiası…
Bu kayıtların akıbetini öğrenmek için yaptığı bilgi edinme başvurusuna verilen cevap…
Yıllar boyunca kamu görevlileri ve FETÖ yapılanması hakkında yaptığı başvurular…
2023’te FETÖ’nün Emniyet yapılanmasını gündeme getiren bir basın açıklaması sürecinde gözaltına alınması…
Polis merkezindeki darp iddiası…
Kamera kayıtları üzerindeki tartışmalar…
Dinlenmediği ileri sürülen tanık…
Ve sonunda kendisi hakkında verilen mahkûmiyet kararı.
Bunların her biri ayrı bir dosyada durduğunda birbirinden bağımsız adli ve idari işlemler olarak görülebilir.
Fakat kronolojik olarak yan yana getirildiğinde devletin cevaplandırması gereken bir dizi soru ortaya çıkıyor.
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
İbrahim Yıldız, Emniyet teşkilatının dışından konuşan biri değildir.
Bir dönem o teşkilatın istihbarat birimlerinde görev yapmış, mesleği gereği birtakım olayları içeriden görme ve değerlendirme imkânı bulmuş bir polis memurudur.
Bu durum söylediklerini tartışılmaz gerçek hâline getirmez.
Fakat söylediklerinin araştırılmasını daha az değil, daha fazla önemli hâle getirir.
Hukuk devleti inanmak zorunda değildir; araştırmak zorundadır
Bu nedenle meseleye doğru yerden bakmak gerekiyor.
İbrahim Yıldız’ın anlattığı her şeye inanmak zorunda değiliz.
Bir gazetecinin, akademisyenin veya hukukçunun görevi de önüne konulan her iddiayı gerçek kabul etmek değildir.
Ama aynı nedenle kamu makamlarının görevi de rahatsız edici iddiaları görmezden gelmek değildir.
Hukuk devleti vatandaşa inanmak zorunda değildir; fakat vatandaşı dinlemek zorundadır.
Delili toplamak zorundadır.
Kayıtları korumak zorundadır.
Darp iddiasını etkili biçimde araştırmak zorundadır.
Lehe delili de aleyhe delil kadar ciddiye almak zorundadır.
Ve verdiği kararın nedenini açıklamak zorundadır.
Bu yükümlülük, iddiayı ortaya atan kişi eski bir Emniyet İstihbarat görevlisiyse daha da dikkat çekici hâle gelir. Çünkü burada mesele yalnızca bir kişinin hak arayışı değil, devletin kendi içinden yükselen iddialarla nasıl yüzleştiği meselesidir.
Bir devletin gücü, kendi kurumları hakkında hiç iddia ortaya atılmamasıyla ölçülmez.
Devletin gerçek gücü, kendi kurumları hakkındaki en ağır iddiayı bile korkmadan araştırabilmesi ve sonucunu toplumun önünde hukukla açıklayabilmesidir.
İbrahim Yıldız dosyası bugün istinaf incelemesindedir. Dolayısıyla İstanbul 53. Asliye Ceza Mahkemesinin mahkûmiyet hükmü bakımından kanun yolu süreci devam etmektedir.
Son sözü söylemek bize değil yargıya düşüyor.
Fakat kamuoyu adına şu soruyu sormak da bizim hakkımızdır:
Emniyet İstihbarat birimlerinde görev yapmış ve yıllardır FETÖ yapılanmasına ilişkin iddialarla devletin kapısını çalan İbrahim Yıldız’ın söylediklerinin hangisi araştırıldı, hangisi çürütüldü, hangisi doğrulandı ve hangisi hâlâ cevapsız?
Çünkü hukuk devletinde dosyalar kapanabilir.
Ama cevaplandırılmamış sorular kapanmaz.
