Türkiye’de siyasal ve iktisadi tartışmaların merkezinde çoğu zaman günlük polemikler, popülist vaatler ve konjonktürel ittifaklar yer alır. Oysa Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine ve dünyadaki başarılı kalkınma örneklerine bakıldığında, sürdürülebilir bir sıçramanın formülü son derece nettir: Aklı ve bilimi merkeze alan verimli bir planlama, bu planlamayı hayata geçirecek liyakatli kadrolar ve bağımsız mekanizmalarla yürütülen sıkı bir denetim.
Bu sacayağı kurulamadığı sürece, siyasi sahnede yaşanan her “değişim” hareketi, kurumsal bir dönüşüm yaratmaktan ziyade geçici bir heyecan dalgası olarak kalmaya mahkûmdur.
Kalkınmanın İhmal Edilen Şifresi: Planlama, Liyakat ve Denetim
Cumhuriyet’in ilk yıllarında elde edilen iktisadi ve toplumsal başarılar rastlantı değildi. Sanayileşme Hamleleri, Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) altını çizdiği stratejik akıl ve kurumların özerk yapısı, kısıtlı kaynaklara rağmen toplumsal bir sıçrama yarattı. Benzer şekilde, II. Dünya Savaşı sonrası Güney Kore veya Singapur gibi kalkınma mucizelerine imza atan ülkelerin ortak paydası da aynıydı:
1. Uzun Vadeli Planlama: Seçim dönemlerini aşan, ülkenin 20-30 yıllık geleceğini hedefleyen rasyonel stratejiler.
2. Liyakatli Kadrolar: Siyasi sadakati değil, uzmanlığı ve yetkinliği esas alan bürokratik akıl.
3. Şeffaf Denetim: Kaynakların doğru kullanılıp kullanılmadığını takip eden, hesap verebilir kurumsal yapı.
Bugün gelinen noktada ise siyasal alan, bu vizyonu taşıyacak ve hayata geçirecek yetkinlikteki kadrolardan giderek yoksunlaşmaktadır. Memleketin temel sorunlarına sistemik çözümler sunacak teknik ve entelektüel birikim, siyasetin dar koridorlarında sesini duyurmakta zorlanmakta; vizyondan ziyade söylem üretimi ön plana çıkmaktadır.
Rüzgâr ile Yelken Açmak: “Değişim” Söyleminin Sınırları
Özgür Özel önderliğinde Cumhuriyet Halk Partisi’nde başlayan “değişim” söylemi, geniş kitlelerde bir birikmişliğin ve arayışın yanıtı olarak belirli bir coşku yarattı. Ancak bu noktada sormak gerekir: Bu sinerji ne kadar sürdürülebilir?
Siyasette değişim; sadece aktörlerin, tüzüklerin ya da söylemlerin değişmesiyle tamamlanmaz. Bir siyasi hareketin yarattığı heyecanı kalıcı bir toplumsal dalgaya dönüştürebilmesi, sunduğu kalkınma modeline ve bu modeli uygulayacak kadroların inandırıcılığına bağlıdır.
Eğer değişim;
Türkiye’nin üretim yapısını dönüştürecek somut bir planlama vizyonu sunmuyorsa,
Bu planı yürütecek, toplumda güven uyandıran liyakatli kadrolarla tahkim edilmemişse,
Ve kamu kaynağının her kuruşunu denetleyecek etik ve kurumsal omurgayı ortaya koyamıyorsa,
ortaya çıkan enerji bir süre sonra sönümlenmeye mahkûmdur. Rüzgârla kabaran yelkenler, rotayı çizecek ve gemiyi sevk edecek rasyonel bir akıl olmadığında ilk durgunlukta hareketsiz kalır.
Sonuç: Sürdürülebilir Bir Gelecek İçin Kurumsal Akıl
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey geçici siyasal coşkular veya popülist retorikler değildir. Kalkınma, tesadüflerin değil; disiplinli bir kurumsal aklın ürünüdür. Siyasette gerçek bir dönüşüm ve toplumsal umut yaratılmak isteniyorsa, tartışmanın odağı “kimin yönettiğinden” ziyade “nasıl bir sistemle ve hangi birikimle yönetileceğini” ortaya koymalıdır.
Aksi takdirde, her yeni söylem kısa süreli bir sinerji üretecek; ancak temeldeki yapısal sorunlara dokunamadığı için bir süre sonra yerini başladığı noktadaki hayal kırıklığına bırakacaktır. Değişim yerine istenmeyen bir başkalaşım yaşanabilir.
Hikmet Karakuş
