Eski bir felsefe sorusu vardır. Bir geminin bütün parçaları zaman içinde tek tek değiştirilse -güvertesi sökülse, kürekleri, ahşabı, gövdesi yenilense- ortaya çıkan gemi hâlâ aynı gemi midir? Theseus’un Gemisi denir buna. Şimdi bu soruyu bir kenara yazalım, çünkü Türkiye’nin anayasasına oturunca bu soru birdenbire çok somut bir hâl alıyor.
1982 Anayasası bugün 154 maddeden oluşuyor. Bu maddelerin 103’ü hâlâ, kabul edildiği ilk hâliyle ya da küçük ifade rötuşlarıyla yürürlükte. Yani metnin üçte ikisi, 12 Eylül’ün ertesinde yazıldığı gibi duruyor. Geri kalanı ise 1987’den 2017’ye kadar on dokuz ayrı seferde, toplam yüz seksen dört hususta değiştirildi. Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçildi, bazı anayasal kurumlar lağvedildi, yenileri ihdas edildi, seçim usulü baştan aşağı değişti. Dolayısıyla Theseus’un sorusu artık bir felsefe sorusu değil, bizim sorumuz: bu kadar çok parçası değişmiş bir anayasa hâlâ aynı anayasa mı? Yoksa artık başka bir şey mi? Değiştiyse ne oldu, değişmediyse neresi değişmedi? Değişmeyen o üçte iki bize hâlâ 1982’nin ruhunu mu taşıyor?
Şimdi bu soruyu iki kesim iki ayrı yönden kapatmaya çalışıyor. Bir kesim diyor ki: “Anayasa zaten defalarca değişti, daha ne değiştireceksiniz?” Peki gerçekten öyle mi? O 184 rakamı bir madde sayısı değil, bir düzenleme sayısı. Bazı maddelerde birden fazla değişiklik yapılmış; bu değişikliklerin önemli bir kısmı da yalnızca teknik düzeyde -bir terim değişmiş, bir ifade düzeltilmiş. Yani metnin ruhunu değiştiren köklü bir revizyondan bahsetmiyoruz. “Çok değişti” demek “yeterince değişti” demek değildir. Kaldı ki bir metnin çok değişmiş olması, onu iyi bir metin yapmaz; tam tersine, üzerine bu kadar yama vurulmuş olması, o metnin en baştan yeniden yazılması gerektiğinin en açık delilidir.
Diğer kesim de meseleyi tersinden kapatıyor: “Anayasayı değiştirmek ne kazandıracak? Memleketin bu kadar sorunu varken neden anayasa konuşuyorsunuz?” Oysa memleketin tam da bu kadar çok sorunu olduğu için yeni bir anayasaya ihtiyacı var. Çünkü devletin idari yapısını organize eden metin anayasadır. Ekonomi politikasının bağımsızlığını kim koruyacak? Merkez Bankası neden bir anayasal kurum değil? Yargı bağımsızlığının güvenceleri ne olacak? Emeklinin, işçinin, esnafın devletle ilişkisi hangi çerçevede kurulacak? Yoksulluktan şikâyet ediyoruz, adaletsizlikten şikâyet ediyoruz, cezasızlık algısından şikâyet ediyoruz; ama bu şikâyetlerin kaynağına indiğimizde hep aynı yere varıyoruz. Kurumsal mimarinin kendisine. O mimariyi çizen de anayasadır.
İşte tam burada 1982 Anayasası’nın asıl derdi ortaya çıkıyor. Bu metin, art arda yapılan değişikliklerle her seferinde bir yamayla onarıldı, ama yamalar birbirine oturmadı. Cumhurbaşkanı’nın seçimi ve yürütme yetkisi tümüyle değişti, ama bu değişikliğin gerektirdiği denge ve denetleme mekanizmaları aynı ölçüde değişmedi. Ne oldu? Elimizde, başkanlık sistemini savunanlar açısından da başkanlık sisteminin gereklerini yerine getiremeyen, parlamenter sistemde ısrar edenler açısından da tatmin etmeyen, iki sistemin de eksik parçalarını üstünde taşıyan bir metin kaldı. Herkes bir tahta değiştirdi, ama kimse oturup “bu gemiyi baştan tasarlasak nasıl olurdu” diye sormadı.
Oysa bu soruyu soran ülke sayısı hiç de az değil. 21. yüzyıla girerken elli bir ülke parlamentosu kendi anayasasını baştan yazdı. Biz bunların arasında yokuz. Biz hâlâ, otuz-kırk yıl önce bir askerî cuntanın çizdiği çerçeveyi, o çerçevenin dışına parça parça taşarak yönetmeye çalışıyoruz.
Dolayısıyla sorulması gereken asıl soru “kaç madde değişti” değil. Asıl soru şu: bu meclis, bugünkü hâliyle yeni bir anayasa yapabilir mi? Yoksa sadece mevcut anayasanın bazı maddelerini değiştirme yetkisine mi sahip? Başlangıç hükümlerini bile çeşitli vesilelerle değiştirmiş bir parlamento, aslında tek tek maddeleri değiştirerek yeni bir anayasa yapmış mı oluyor; yoksa yaptığı şey yeni bir anayasaysa, o anayasaya bir ruh üfleme yetkisi var mı? Yasama faaliyeti sürerken, kurucu ya da aslî kurucu nitelik taşımayan bir meclisin yeni bir anayasa yapması bence mümkün değil. Belki de tartışmayı buradan sürdürmek gerekiyor.
Çünkü bizim ısrarımız şu: bu işi parça parça, ihtiyaç oldukça bir maddeye yama vurarak yapamayız. Toplumun bütün kesimlerinin -esnafıyla, işçisiyle, çiftçisiyle, akademisiyle, gencesiyle, yaşlısıyla, emeklisiyle- oturup konuştuğu; asgari müşterekte değil, azami ortaklaşmada buluşan bir süreçle yapmamız gerekiyor. Anayasa, en geniş anlamıyla toplumsal bir mutabakat metnidir; bu mutabakat sağlanmadan yazılan metin de kimin anayasası olduğu belli olmayan bir metin olur.
Theseus’un gemisi sorusunun felsefede kesin bir cevabı yok. Ama bir anayasa söz konusu olduğunda bu belirsizliğe tahammülümüz olamaz. Biz otuz yılı aşkın süredir parça parça onarılmış bir gemiyle yol alıyoruz ve hâlâ hangi gemiyle yola çıktığımızı tartışıyoruz. Karar vermek zorundayız: bu geminin üzerine bir tahta daha mı çakacağız, yoksa oturup, hep birlikte, yeni bir gemi mi inşa edeceğiz? Ben ikincisini söylüyorum; çünkü bir milletin kendi kendini yönetme iradesi, bir başkasının çizdiği çerçeveye sığmayacak kadar büyüktür.
