Türkiye’nin anayasa tartışması on yıldır aynı cümlenin etrafında dönüyor: “%50+1 sistemi bu memleketin başına beladır.” Bu cümle boşuna söylenmiyor; Altılı Masa’nın güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüş teklifinin de, muhalefetin yıllardır dile getirdiği itirazın da temelinde bu var. Yani karşımızda hafife alınacak bir slogan yok; ciddi bir siyasi tercih ve haklı bir rahatsızlık var. Ama bu rahatsızlığın doğru yere işaret edip etmediğini sormak da, bu tartışmayı önemsemenin bir parçası.
Soruyu soğukkanlılıkla, adım adım test edelim. Yarın Resmî Gazete’de bir düzenleme yayımlansın ve Cumhurbaşkanı bundan böyle %50+1 değil, %35 ile seçilsin. Bu değişiklikten sonra elimizde ne kalır? Anayasanın 104. maddesindeki kararname çıkarma yetkisi olduğu yerde durur. 8. maddedeki, yürütme yetkisinin doğrudan Cumhurbaşkanı’na ait olduğu hükmü olduğu yerde durur. Bakanları tek başına atama ve azletme yetkisi olduğu yerde durur. Olağanüstü hâl ilan etme ve o hâlin kararnamelerini çıkarma yetkisi olduğu yerde durur. Hâkimler ve Savcılar Kurulu üyelerinin önemli bir kısmını -birini Cumhurbaşkanı sıfatıyla, birini meclisteki birinci partinin genel başkanı sıfatıyla- belirleme yetkisi olduğu yerde durur. Yani 8, 104, 105, 116, 119 ve 159. maddelerin hiçbiri, Cumhurbaşkanı’nın oyunun yüzde kaçla geldiğine bakmaz. Seçim sistemini değiştirseniz de bu maddelerin özü kıpırdamaz.
Elbette eşiğin düşmesi bazı şeyleri dolaylı olarak etkiler; ittifak dinamikleri değişir, adayların meşruiyet zemini tartışılır hâle gelir, bunu inkâr etmiyorum. Ama sorulması gereken soru şu: bu dolaylı etkiler, yukarıda sıraladığım maddelerin doğurduğu yetki yoğunlaşmasını çözer mi? Çözmez. Bağımsız değişken olarak öne sürdüğünüz şeyi değiştirdiğinizde, asıl şikâyet ettiğiniz sonuç -yasamada, yürütmede, özellikle yargıda ortaya çıkan patolojiler- yerinde duruyorsa, siz meseleyi doğru yere kilitlememişsiniz demektir. Eşik tartışması, gerçek meselenin önünü kapatan değil, ona giden yolu kısaltan bir tartışma olmalı; bugün öyle işlemiyor.
Bunun bir bedeli var. Çünkü “%50+1 sistemi bela” demek, kürsüden söylenmesi kolay, salonda karşılık bulması kolay bir cümle. “Yargıyı bağımsız hâle getirelim, savcılık makamıyla mahkemeleri birbirinden ayıralım, Hâkimler Kurulu’yla Savcılar Kurulu’nu ayrı kurumlara dönüştürelim, adlî kolluğu tesis edelim, hâkim ve savcılara coğrafi ve özlük güvencesi verelim” demek ise ne kısa bir slogandır ne de bir meydanda kimseyi ayağa kaldırır. Ama memleketin ihtiyacı olan tam olarak budur; alkış toplayan cümle değil, adı sanı bilinmeyen kırk-elli madde.
Sistemin dokuz yıldır uygulanıyor ve iki seçim görmüş olması, onu tartışmanın dışına çıkarmaz; sadece tartışmanın nereden yürütülmesi gerektiğini gösterir. Bugün itiraz edilmesi gereken, bu sistemin hangi yüzdeyle işlediği değil, hangi denge ve denetleme mekanizmalarından mahrum bırakıldığıdır. “Ödenek üstü harcamalar kaldırılsın” demiyorsanız, “müsteşarlık kurumu yeniden ihdas edilsin” demiyorsanız, “Cumhurbaşkanı bütçeyi onaylamazsa önceki yılın bütçesi otomatik olarak yeniden değerleme oranıyla uzatılmasın” demiyorsanız, “Sayıştay denetiminin dışında kalan kamu harcaması meşru değildir” demiyorsanız, “Merkez Bankası’nın ve TÜİK’in bağımsızlığı anayasal güvenceye kavuşsun” demiyorsanız -söyledikleriniz anayasal çerçevede hiçbir anlam ifade etmez, uygulamada da hiçbir çözüme vesile olmaz.
İyi haber şu: bu liste, güçlendirilmiş parlamenter sistem isteyen için de, mevcut sistemin sadece rötuşlanmasını isteyen için de aynı zemine oturuyor. Kimse Sayıştay denetimine, bütçe hakkına, Merkez Bankası bağımsızlığına karşı değil. O zaman anayasa tartışmasını gerçekten ortaklaştırabileceğimiz yer de burası.
Bu memlekette anayasa tartışması bir sonuç doğuracaksa, masaya yatırılması gereken bu kırk-elli maddedir; %50 ile 1 değil. Mesele bu tartışmanın en başından beri orada değildi.
Çünkü bir anayasa, vatandaşını bir seçim eşiğiyle değil, gücü sınırlayan hükümlerle korur. Eşiği tartışmak size bir rahatlama hissi verir; gücü sınırlamak ise sizi gerçekten korur. Türkiye’nin ihtiyacı olan, bizi rahatlatan bir anayasa değil, bizi koruyan bir anayasadır.
