2016 yılında milletvekili dokunulmazlıklarının geçici anayasa değişikliğiyle kaldırılması, Türk siyasetinin en çok tartışılan kararlarından biri olmaya devam ediyor. Son olarak Kemal Kılıçdaroğlu’na yöneltilen “Bugün olsa yine aynı oyu verir miydiniz?” sorusuna verdiği “Evet, yine verirdim. Pişman değilim.” cevabı, yıllar önceki tartışmayı yeniden alevlendirdi.
Oysa konuya yalnızca kişiler üzerinden bakmak, meselenin özünü kaçırmak anlamına gelir.
Bu tartışmanın merkezinde Selahattin Demirtaş ya da herhangi bir başka siyasetçi değil; devletin milli güvenliği ile siyasal dokunulmazlık arasındaki sınırın nerede çizileceği sorusu vardır.
Demokratik sistemlerde dokunulmazlık, milletvekillerinin görevlerini baskı altında kalmadan yapabilmeleri için tanınmış bir güvencedir. Ancak hiçbir demokratik sistemde dokunulmazlık, hukukun üstünde bir statü anlamına gelmez. Milletvekili olmak, kişiyi devletin ve hukukun erişemeyeceği bir alana taşımaz.
Tam da bu nedenle, devletin milli güvenliğini ilgilendiren olağanüstü dönemlerde, devlet aklının bazı zor kararlar alması kaçınılmaz hale gelebilir.
Türkiye’nin 2015-2016 dönemini hatırlamak gerekir. Terör saldırılarının yoğunlaştığı, hendek olaylarının yaşandığı, kamu düzeninin ciddi şekilde tehdit edildiği bir ortam söz konusuydu. Böyle bir atmosferde devletin, hakkında ciddi suçlama bulunan siyasetçilerin yargı önüne çıkmasının önündeki engelleri kaldırmak istemesi yalnızca siyasi değil, aynı zamanda bir güvenlik refleksi olarak da değerlendirilebilir.
Bu noktada meseleye Atatürk’ün devlet anlayışı açısından bakmak da mümkündür.
Mustafa Kemal Atatürk, milli egemenliği her şeyin üstünde tutmuş, ancak milli egemenliği devlet otoritesinden bağımsız düşünmemiştir. Ona göre bağımsız bir devlet yoksa milli egemenlik de korunamaz.
Cumhuriyetin ilk yıllarında karşılaşılan isyanlar ve ülkenin bütünlüğünü tehdit eden girişimler karşısında gösterilen kararlılık, bu anlayışın en somut örnekleridir.
Atatürk’ün devlet aklında temel ilke şuydu: Devletin birliği ve milletin güvenliği tehlikeye düştüğünde devlet gerekli tedbirleri almak zorundadır.
Bu nedenle bugün geriye dönüp bakıldığında, dokunulmazlıkların kaldırılması kararını savunmak ille de bir siyasi partiye ya da bir siyasetçiye destek vermek anlamına gelmez.
Bu kararın arkasında yatan düşünceyi savunmak mümkündür.
Çünkü devletin bekası ile ilgili meselelerde hiçbir makam, hiçbir unvan ve hiçbir siyasi sıfat mutlak koruma sağlayamaz. Milletvekili de olsa herkes hukukun sınırları içerisinde hareket etmek zorundadır.
Kılıçdaroğlu’nun “Pişman değilim” sözünü bu çerçevede okumak gerekir.
Bu ifade, sonuçları veya sonrasında yaşanan tüm gelişmeleri planlayarak onaylamak anlamına gelmeyebilir.
Ancak temel ilke açısından bakıldığında, devletin milli güvenlik kaygıları karşısında dokunulmazlığın mutlak bir kalkan olamayacağını savunmaktadır.
Bu noktada asıl soru şu olmalı:
Devletin güvenliği ile siyasi dokunulmazlık çatıştığında hangisi öncelikli olacaktır?
Bu soruya verilen cevap, aslında dokunulmazlık tartışmasının da özünü oluşturmaktadır.
Siyasi sorumluluk açısından bakıldığında, 2016’daki oylama farklı siyasi değerlendirmelere açıktır; destekleyenler olduğu gibi eleştirenler de vardır. Bu alan tamamen siyasal yorum ve tercih alanıdır.
Hukuki sorumluluk açısından ise durum daha nettir: Sonraki yargılama süreçleri, tutukluluk kararları ve yargılamanın süresi doğrudan yargı mercilerinin yetkisindedir. Bir anayasa değişikliğine verilen oy ile bu süreçler arasında doğrudan bir hukuki sorumluluk bağı kurulamaz.
Bu nedenle Kılıçdaroğlu’nun o oyu nedeniyle Demirtaş’ın sonraki tutukluluk sürecinden “hukuken sorumlu tutulması” doğru bir yaklaşım değildir.
Sonraki süreçteki tutukluluk ve yargılama süresi ise artık tamamen ayrı bir hukuk tartışmasıdır.
