Siyasette kulis bilgisi her zaman olur. Kimi gerçekleşir, kimi ise söylenti olarak kalır. Ancak bazı kulisler vardır ki, doğru olsun ya da olmasın, siyasetçilerin içinde bulunduğu ruh hâlini ele verir.
Son günlerde Ankara kulislerinde konuşulan iddialar da bunlardan biri. İddiaya göre gözler Yargıtay’dan çıkabilecek olası bir karara çevrilmiş durumda. Beklenen sonuç alınırsa mevcut siyasi yol haritası devam edecek.
Beklenen karar çıkmazsa ise farklı bir senaryonun devreye gireceği konuşuluyor: Bir grup milletvekiliyle yeni bir parti kurulacak, diğer bir grup ise Anadolu Birliği Partisi (ABP) üzerinden olası bir erken seçime hazırlanacak.
Elbette bunlar bugün itibarıyla doğrulanmış bilgiler değildir. Ancak siyaset, yalnızca gerçekleşen olaylardan değil; kulislerde konuşulan ihtimallerin ne anlattığından da okunur.
Eğer bu senaryo doğruysa, ortada ustaca hazırlanmış uzun vadeli bir stratejiden çok, köşeye sıkışmış bir yönetimin son çıkış arayışı var demektir.
Çünkü güçlü siyasi hareketler, geleceklerini başkalarının kararlarına endekslemez.
Güçlü liderler, “Önce şu karar çıksın, sonra ne yapacağımıza bakalım.” anlayışıyla hareket etmez. Böyle bir tablo, planlı bir yürüyüşten ziyade gelişmelere göre yön değiştiren bir savrulmayı düşündürür.
İnsan burada ister istemez bazı soruları soruyor.
Madem yeni bir parti kurulacak, neden başka bir partinin çatısına ihtiyaç duyuluyor?
Madem kendi siyasi iradenize güveniyorsunuz, neden olası bir erken seçimde başka bir partinin tabelası üzerinden seçime girme ihtimali konuşuluyor?
Madem her şey kontrol altında, neden bütün siyasi planlar tek bir yargı kararına bağlanıyor?
Bu soruların varlığı bile, konuşulan senaryonun ne kadar sıra dışı olduğunu göstermeye yetiyor.
Belki de bu nedenle ortada bir “B Planı” değil, giderek daralan seçeneklerin oluşturduğu bir panik planı olduğu yönündeki değerlendirmeler giderek daha fazla dillendiriliyor.
Ancak bu senaryonun en dikkat çekici kısmı CHP değil, ABP’nin adı üzerinden yapılan hesaplar.
Bir siyasi partinin yıllarca emek vererek oluşturduğu kimliği, teşkilatı ve siyasi çizgisi vardır. O parti, başka bir partinin geçici limanı ya da hukuki güvenlik ağı değildir. Eğer gerçekten böyle bir plan varsa, bunun en ağır siyasi yükünü ABP taşır.
Elbette böyle bir senaryoda kısa vadeli siyasi avantajlar da ortaya çıkabilir.
Bir anda onlarca milletvekilinin katıldığı bir parti, Meclis’te çok daha güçlü bir konuma gelebilir. Siyasi görünürlüğü artabilir. Şartlar oluşursa ana muhalefet konumuna kadar yükselebilir.
Fakat siyaset yalnızca sandalye hesabı değildir.
Siyaset aynı zamanda itibar, güven ve siyasi kimlik meselesidir.
Kamuoyunda oluşabilecek “emanet parti”, “geçici adres”, “başkasının krizini taşımak için kullanılan parti” ya da “başka bir siyasi hareketin seçim aracı” algısı, kısa vadede sağlanabilecek bütün kazanımlardan daha büyük bir maliyet doğurabilir.
Çünkü seçmen yalnızca milletvekili sayısına bakmaz.
Seçmen aynı zamanda şu soruyu sorar:
“Bu parti kendi iradesiyle mi büyüdü, yoksa başka bir partinin yaşadığı siyasi krizin sonucu mu bu noktaya geldi?”
İşte bu algı oluştuğu anda, kazanım gibi görünen tablo uzun vadede ciddi bir siyasi yüke dönüşebilir.
Bu nedenle, ABP Genel Başkanı Sayın Bedri Yaşar’ın böyle bir tabloda yalnızca milletvekili sayısına bakarak hareket edeceğini düşünmek, hem kendisine hem de partisine haksızlık olur.
Vizyon sahibi bir genel başkan, partisini başkalarının krizini yönetmek için değil, kendi ilkeleri doğrultusunda büyütmek ister. Bir partinin yıllarca inşa ettiği siyasi kimliği, birkaç aylık bir kriz planına dönüştürmek, uzun vadede o partiye faydadan çok zarar verebilir.
Partiler kiralık tabela değildir.
Hiçbir siyasi hareket de başka bir partinin siyasi çıkmazını aşması için kurulmaz.
Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta da budur.
Eğer gerçekten yeni bir parti kurulacaksa, o hâlde ABP’ye neden ihtiyaç duyulmaktadır?
Eğer ABP üzerinden seçime girilecekse, o zaman yeni parti neden kurulmaktadır?
Bu iki sorunun birlikte sorulması bile, konuşulan senaryonun ne kadar karmaşık ve ne kadar çok bilinmeyen içerdiğini göstermektedir.
Siyasette elbette erken seçime karşı alternatif planlar hazırlanabilir. Bu doğaldır. Ancak alternatif plan ile siyasi mecburiyet arasındaki çizgi de son derece incedir.
Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun gerçekten böyle bir B planı varsa, bu aslında içinde bulundukları siyasi sıkışmışlığın da göstergesi olur. Çünkü güçlü siyasetçiler, kendi evlerini ayakta tutmaya çalışır; komşunun evine taşınmayı planlamaz.
Elbette bunların tamamı bugün için doğrulanmış bilgiler değildir. Ancak kulislerde konuşulan senaryolar bile bize önemli bir gerçeği gösteriyor: CHP içinde yaşanan belirsizlikler, yalnızca parti içini değil, başka siyasi partileri de bu tartışmaların içine çekiyor.
Siyaset günü kurtarma sanatı değildir.
Gerçek liderlik, kriz anlarında başkalarının omzuna yük olmak yerine kendi sorumluluğunu üstlenebilmek, kendi siyasi geleceğini kendi iradesiyle şekillendirebilmektir.
Eğer konuşulan senaryolar doğruysa, ortada bir “B Planı” değil, giderek daralan seçeneklerin oluşturduğu bir Bocalama Planı, hatta belki de bir Panik Planı vardır.
Ve hiçbir vizyon sahibi siyasi parti, başkasının can simidi olmayı kendi geleceğinin temeli hâline getirmek istemez.
Çünkü siyasette kalıcı olan; kriz anlarında kurulan geçici formüller değil, ilkeler üzerine inşa edilen siyasi duruştur.
