HALKWEBYazarlarATATÜRK'TEN KILIÇDAROĞLU'NA: BÖLGESEL ETKİ ARAYIŞI MI, MİLLET SİSTEMİ ÖZLEMİ Mİ?

ATATÜRK’TEN KILIÇDAROĞLU’NA: BÖLGESEL ETKİ ARAYIŞI MI, MİLLET SİSTEMİ ÖZLEMİ Mİ?

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 9 Haziran 2026 tarihinde yaptığı konuşmada Türkiye’nin Osmanlı coğrafyasında, Akdeniz havzasında ve Türk dünyasında yer almak, ağırlığını hissettirmek ve istikamet vermek zorunda olduğunu ifade etmesi bazı çevrelerde ilginç tartışmalara yol açtı.

 

Kılıçdaroğlu’nun sözlerini bağlamından koparan kimi yorumcular, bu yaklaşımı ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın son dönemde övgüyle söz ettiği “Millet Sistemi” anlayışıyla, hatta siyasal İslamcı çevrelerin neo-Osmanlıcı ve neo-İslamcı dış politika tasavvurlarıyla özdeşleştirmeye çalıştılar.

Oysa bu değerlendirme, yalnızca Cumhuriyet’in dış politika geleneğini değil, Türkiye’nin kuruluş mantığını da gözden kaçırmaktadır.

Meselenin anlaşılabilmesi için güncel siyasi polemiklerden biraz uzaklaşıp daha geniş bir tarihsel ve kuramsal çerçeveye bakmak gerekir.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Türkiye yalnızca jeopolitik konumu bakımından değil, siyasal kimliği bakımından da tartışmaların merkezine yerleşti. Amerikalı siyaset bilimci Samuel Huntington, Türkiye’yi “bölünmüş ülke” olarak tanımlıyordu. Huntington’a göre Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı ve İslam geçmişinden koparak Türkiye’yi Batı medeniyetinin bir parçası haline getirmeye çalışmıştı. Ancak Türkiye’nin tarihsel ve kültürel aidiyetleri farklı bir yönü işaret ediyordu. Huntington, Türkiye’nin bir gün Atatürk’ün açtığı yönü tersine çevirebilecek ve ülkeyi yeniden İslami ve tarihsel kimliği temelinde tanımlayabilecek güçlü bir lider tarafından farklı bir rotaya taşınabileceğini ileri sürüyordu.

Aslında bugün yaşanan tartışmaların önemli bir kısmı da bu teorik çerçevenin farklı biçimlerde yeniden üretilmesinden ibarettir.

Bir tarafta “Medeniyetler Çatışması” yaklaşımı, diğer tarafta “Ilımlı İslam” projeleri, daha sonra ise Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik”, “Merkez Ülke”, “Medeniyet Havzası” ve “Millet Sistemi” kavramları etrafında şekillenen yaklaşımı ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşımların ortak noktası, Türkiye’yi Cumhuriyet’in kurduğu modern ulus-devlet kimliğinden ziyade tarihsel ve medeniyet eksenli bir rol üzerinden tanımlamalarıdır.

Tom Barrack’ın son dönemde yaptığı açıklamalar da benzer bir tartışma alanına temas etmektedir. Osmanlı millet sistemine yapılan göndermeler, Türkiye’nin yeniden çok katmanlı tarihsel aidiyetler üzerinden tanımlanması gerektiği yönündeki görüşlerle birleşmektedir.

Ancak burada gözden kaçırılan temel gerçek şudur:

Türkiye Cumhuriyeti tam da bu anlayışın aşılmasıyla kurulmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet’in kurucu kadroları, Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecini yaşamış insanlardı. Balkan savaşlarını, ayrılıkçı hareketleri, Birinci Dünya Savaşı’nı ve Anadolu’nun işgalini bizzat tecrübe etmişlerdi. Bu deneyimlerden çıkardıkları sonuç, imparatorluk yapısının ve onun dayandığı siyasal aidiyet biçimlerinin artık sürdürülebilir olmadığıydı.

Bu nedenle Cumhuriyet yalnızca yeni bir devlet değil, aynı zamanda yeni bir siyasal kimlik projesi olarak ortaya çıktı. Osmanlı’nın millet sistemi, ümmet anlayışı ve hanedan merkezli meşruiyet yapısı yerine; yurttaşlık esasına dayalı modern bir ulus-devlet inşa edilmeye çalışıldı. Cumhuriyet’in kurucu kadroları, Osmanlı’yı çöküşe götürdüğünü düşündükleri kurum ve anlayışları geride bırakarak bilim, akıl ve çağdaşlaşma temelinde yeni bir devlet kurmayı hedeflediler.

Bu nedenle Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi ile günümüzde zaman zaman dile getirilen millet sistemi veya neo-Osmanlıcı yaklaşımlar arasında önemli bir zihniyet farkı bulunmaktadır.

Atatürk’ün dış politika anlayışı da bu çerçevede şekillenmiştir.

Nutuk’ta ve çeşitli konuşmalarında ortaya koyduğu temel yaklaşım, iç bünyesi sağlam olmayan bir devletin dış politikasının da sağlam olamayacağı yönündedir. Ona göre dış politika, devletin iç yapısından bağımsız düşünülemezdi. Ulusal birliğini sağlayamamış, ekonomik bağımsızlığını kazanamamış, çağdaş kurumlarını oluşturamamış bir devletin uluslararası alanda kalıcı başarılar elde etmesi mümkün değildi.

Bu nedenle Cumhuriyet’in önceliği, içeride güçlü bir ulus-devlet yaratmak olmuştur.

Şevket Süreyya Aydemir’in ifadesiyle Türk Devrimi’nin hedefi; “içerde imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir millet yapısı ve dışarıya karşı kayıtsız şartsız siyasi ve iktisadi istiklal” yaratmaktı.

Bu yaklaşım dikkatle incelendiğinde, Cumhuriyet’in hedefinin ümmet merkezli ya da millet sistemi temelli bir siyasal düzen kurmak olmadığı açıkça görülmektedir. Amaç; güçlü, bağımsız ve çağdaş bir ulus-devlet yaratmak ve bu devletin uluslararası sistem içerisinde saygın bir yer edinmesini sağlamaktır.

Ancak burada önemli bir nokta vardır.

Cumhuriyet’in ulus-devlet anlayışı hiçbir zaman Türkiye’nin kendi sınırları içine kapanması anlamına gelmemiştir.

Cumhuriyet’in en uzun süre görev yapan dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras, Türkiye’nin çevresindeki bölgelerde etkin rol üstlenmesi gerektiğini savunuyordu. Balkan Paktı ve Sadabat Paktı gibi girişimler bunun somut örnekleridir. Amaç yeni bir imparatorluk kurmak değil, Türkiye’nin güvenliğini ve etkisini bölgesel iş birlikleri aracılığıyla güçlendirmekti.

Benzer şekilde Bülent Ecevit de Türkiye’nin yakın çevresiyle siyasi, ekonomik ve güvenlik alanlarında daha yoğun ilişkiler geliştirmesi gerektiğini savunmuştu. Ecevit’e göre Türkiye’nin bölgesel etkinliği, uluslararası alandaki ağırlığını artıracaktı.

Dolayısıyla Türkiye’nin Balkanlar’da, Orta Doğu’da, Akdeniz havzasında veya Türk dünyasında etkili olmasını savunmak, neo-Osmanlıcılık değildir.

Türkiye’nin çevresindeki coğrafyalara ilgi göstermesi ile millet sistemi temelinde yeni bir siyasal düzen tasavvur etmesi aynı şey değildir.

Birincisi Cumhuriyet’in dış politika geleneğinin doğal bir sonucudur.

İkincisi ise Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte aşılmaya çalışılan tarihsel yapının yeniden üretilmesidir.

Tam da bu nedenle Kemal Kılıçdaroğlu’nun sözlerini Tom Barrack’ın millet sistemi yaklaşımıyla özdeşleştirmek tarihsel olarak da kuramsal olarak da isabetli değildir.

Kılıçdaroğlu’nun sözlerinde Türkiye’nin ulus-devlet niteliğinin terk edilmesi, laik Cumhuriyet’in aşılması veya Osmanlı millet sistemine geri dönülmesi yönünde bir öneri bulunmamaktadır.

Aksine söz konusu yaklaşım, Atatürk’ten Tevfik Rüştü Aras’a, İsmet İnönü’den Bülent Ecevit’e uzanan Cumhuriyetçi dış politika çizgisinin günümüzdeki bir ifadesi olarak okunabilir.

Türkiye’nin bölgesinde etkili olmasını savunmak başka şeydir.

Türkiye’nin ulus-devlet modelinden vazgeçmesini savunmak başka şeydir.

Cumhuriyet’in kurucu kadroları Türkiye’yi Osmanlı’nın mirası üzerinde yükselen modern bir ulus-devlet olarak tasarlamışlardır. Türkiye’nin bölgesinde söz sahibi olması da bu ulus-devlet modelinin başarısı sayesinde mümkündür.

Bugün de Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey, millet sistemine dönüş değil; Atatürk’ün işaret ettiği gibi içeride güçlü, demokratik, laik ve hukuk temelli bir devlet yapısını koruyarak dışarıda etkili olabilmektir.

Çünkü güçlü dış politika, güçlü devletlerin eseridir ve Cumhuriyet’in en temel iddiası da zaten budur.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI